Bölüm - 15 Mitoloji, Din ve İktidar
Bölüm - 15 Mitoloji, Din ve İktidar
İktidar yalnızca kılıçla, askerle, hapishaneyle ve ceza tehdidiyle kurulmaz. Zor, insan bedenini denetleyebilir. Kalıcı bir toplumsal düzen ise insanların düşüncelerine, korkularına, umutlarına ve değerlerine de yerleşmek ister. Yönetilenlerin yalnızca boyun eğmesi yetmez. İçinde yaşadıkları düzeni doğru, gerekli, kutsal ve değişmez kabul etmeleri beklenir.
Kralın yönetimi yalnızca askeri gücüne dayanmaz. Yönetmeye hakkı olduğuna inanılması da gerekir. Vergi yalnızca zor yoluyla değil, tanrıya sunulan pay veya ortak düzenin gereği olarak anlamlandırıldığında daha kolay kabul edilir. Savaş yalnızca toprak ve kaynak mücadelesi olmaktan çıkarılıp kutsal görev, tarihsel kader veya iyilikle kötülüğün karşılaşması biçiminde anlatıldığında insanların hayatlarını bu uğurda vermesi mümkün hale gelir.
Mitoloji ve din bu anlam dünyasının en güçlü tarihsel alanlarından biridir. Bunları yalnızca yönetici sınıfların ürettiği yalanlar olarak görmek insanlığın inanç, korku, ölüm, doğa ve adalet karşısındaki arayışını eksik bırakır. Mitoloji erken insan topluluklarının doğayı, yaşamı, ölümü, gökyüzünü ve toplumsal ilişkileri anlamlandırma yollarından biriydi. Din ise acı, yalnızlık, ölüm, umut ve bilinmeyen karşısında ortak semboller, törenler ve ahlaki değerler yarattı.
Bu anlam dünyası tapınak, rahiplik, krallık ve devlet kurumlarıyla birleştiğinde kutsallık yalnızca toplumu bir arada tutan değer olmaktan çıktı. Yönetimin ve toplumsal hiyerarşinin de güçlü dayanaklarından biri haline geldi.
Mitoloji Dünyayı Anlamlandırmanın Diliydi
Günlük dilde mit çoğu zaman uydurma hikaye anlamında kullanılır. Tarihsel açıdan ise mitoloji bir toplumun evreni, doğayı, insanı ve kendi toplumsal düzenini açıklamak için geliştirdiği sembolik anlatılar bütünüdür.
Güneşin doğuşu, mevsimlerin değişmesi, toprağın ürün vermesi, nehirlerin taşması, doğum ve ölüm erken topluluklar açısından yalnızca fiziksel olaylar değildi. Doğa canlı, anlam taşıyan ve insanla ilişki içinde bulunan bir bütün olarak kavranıyordu. İnsan kendisini doğanın karşısında değil, onun içinde düşünüyordu. Hayvanlarla, bitkilerle, atalarla ve görünmeyen güçlerle kurulan ilişki mitolojik dünyanın temel parçalarındandı.
Bu anlatılar yalnızca doğayı açıklamazdı. Toplulukların hafızasını da taşırdı. Göçler, kıtlıklar, savaşlar, üretim biçimleri, kadın ve erkek ilişkileri mitlerin içine farklı biçimlerde yerleşebilirdi. Bir tanrının diğerini yenmesi bir kentin yükselişini, yeni bir yönetici grubun güçlenmesini veya eski bir toplumsal düzenin geri çekilmesini simgeleyebilirdi.
Mitolojiyi tek bir tarihsel olayın şifresi gibi okumak yine de yanıltıcı olur. Mitler uzun dönemlerin hafızasını, korkularını, özlemlerini ve şiirsel hayal gücünü birlikte taşır.
Kutsallık İktidardan Daha Eskidir
İnsanların bazı mekanları, canlıları, nesneleri ve olayları kutsal sayması devletin ortaya çıkışından daha eskidir. Kutsallık başlangıçta yönetici sınıfın emri değildir. Topluluğun ortak hafızasını, yaşamı koruyan değerleri ve doğayla kurduğu bağı taşıyabilir.
Bir su kaynağının kutsal görülmesi onun kirletilmesini sınırlayabilir. Bir hayvanın özel değer taşıması avlanmasını engelleyebilir. Atalara duyulan saygı kuşaklar arasında güçlü bir bağ kurabilir.
Kutsal olanın toplumsal gücü, onu sıradan çıkarlardan daha yüksek bir yerde konumlandırmasından gelir. İnsan kendisinden daha büyük gördüğü bir değeri korumak için davranır. Bu duygu ortak yaşamı ve dayanışmayı güçlendirebilir.
Kutsalı yorumlama hakkının belirli kişilerin elinde toplanmasıyla farklı bir tarihsel ilişki doğar. Kutsal bilginin rahiplerin, törenlerin tapınağın ve yorum hakkının özel bir grubun denetimine girmesi toplum ile kutsal arasına kurumsal bir aracı yerleştirir.
Toplum kutsalı yaşayan özne olmaktan uzaklaşıp kutsal adına konuşan kurumların takipçisi haline geldikçe inanç ile iktidar arasındaki bağ güçlenir.
Tapınak Kutsallık ile Ekonomiyi Birleştirdi
Sümer ve daha sonraki Mezopotamya kentlerinde tapınak koruyucu tanrının evi kabul ediliyordu. Uruk'ta An ve İnanna, Nippur'da Enlil, Ur'da Nanna kentin dinsel ve toplumsal dünyasında merkezi konumdaydı.
Tapınağın görevi yalnızca tören düzenlemek değildi. Topraklar, hayvan sürüleri, atölyeler, depolar, görevliler ve ticaret ilişkileri de tapınak çevresinde örgütlenebiliyordu. Böylece ekonomik yaşam ile kutsal düzen aynı kurumsal merkezde birleşti.
Tanrının evi olarak görülen tapınağın yiyecek, içecek, giysi ve hizmete ihtiyaç duyduğu düşünülüyordu. Tapınağa verilen ürün yalnızca ekonomik bir aktarım olarak görülmüyordu. Kozmik düzenin sürdürülmesine yapılan katkı anlamına geliyordu.
Üretici ürünü tapınağa verdiğinde yalnızca yöneticinin talebini yerine getirmiyordu. Kentin korunmasına, tanrıların hoşnut tutulmasına ve yaşam düzeninin devamına katıldığına inanıyordu.
İktidarın güçlü biçimlerinden biri de budur. Ekonomik yükümlülüğün ahlaki ve kutsal görev gibi yaşanması, zoru daha az görünür hale getirir.
Rahip Bilgi ile Kutsallığın Arasında Durdu
Bilimsel açıklamaların sınırlı olduğu dönemlerde doğanın ve geleceğin yorumlanması büyük toplumsal değer taşıyordu. Mevsimler, taşkınlar, hastalıklar, savaşlar, doğumlar ve felaketler anlamlandırılmaya ihtiyaç duyuyordu.
Rahip yalnızca dua eden kişi değildi. Takvimi, törenleri, kutsal metinleri, işaretleri ve kehanet yöntemlerini bilen uzmandı. Gök cisimleri, rüyalar, hayvan davranışları ve olağan dışı olaylar rahiplik çevresinde yorumlanabiliyordu.
Belirsizliği açıklayabilen kişi toplumsal otorite kazanır. Yaşanan felaketin nedenini ve onun nasıl giderileceğini söyleyebilen rahip yalnızca dinsel değil siyasal ağırlık da taşır.
Bu otoriteyi bilinçli bir aldatma planına indirgemek tarihsel gerçekliği daraltır. Rahipler de içinde yaşadıkları kozmolojiye inanıyor, törenlerin gerçekten toplumu koruduğunu düşünüyor olabilirdi. İktidar her zaman önceden hazırlanmış bir komplo biçiminde kurulmaz. İnsanlar samimiyetle inandıkları değerleri yeniden üretirken eşitsiz kurumların güçlenmesine de katkıda bulunabilir.
Gökyüzündeki Hiyerarşi Yeryüzünü Meşrulaştırdı
Tanrıların dünyası çoğu zaman insanların kurduğu toplumun izlerini taşır. Tanrıların kralı, habercisi, savaşçısı ve hizmetkarı varsa yeryüzündeki saray düzeni de evrensel bir düzenin parçası gibi algılanabilir.
Gökyüzündeki hiyerarşi yeryüzündeki hiyerarşiye kutsal bir karşılık üretir. Tanrılar dünyasında güçlü olan yönetiyorsa insanlar arasında kralın yönetmesi de doğal gösterilebilir.
Kral bu nedenle yalnızca siyasi yönetici olarak anlatılmaz. Tanrıların seçtiği çoban, kenti koruyan savaşçı, tapınakların kurucusu ve kaosu düzenleyen kişi olarak temsil edilir.
Düzen kral ile, kaos ise itaatsizlikle özdeşleştirildiğinde siyasal iktidar kozmik düzenin temsilcisine dönüşür. Eleştiri yalnızca yöneticinin kararına karşı çıkmak değil, evrensel düzene karşı gelmek gibi sunulabilir.
Bu dil tarih boyunca biçim değiştirerek yaşamaya devam etti. Merkezi otorite birlik, eleştiri bölünme, iktidar düzen ve farklılık kaos olarak anlatılabildi.
Marduk ve Siyasal Merkezileşmenin Kutsal Dili
Babil yaratılış destanı Enuma Eliş mitoloji ile siyasal iktidar arasındaki ilişkiyi güçlü biçimde gösterir. Marduk, Tiamat'ı yenerek evreni düzenler ve tanrıların başına geçer.
Bu anlatı yalnızca yaratılışı açıklayan bir mit değildir. Babil'in siyasal yükselişiyle Marduk'un tanrılar arasındaki konumunun yükselmesi arasında güçlü bir bağ bulunur. Babil güçlendikçe kentin tanrısı da kutsal hiyerarşinin merkezine taşınır.
Yeryüzündeki siyasal merkezileşme gökyüzünde kutsal bir karşılık kazanır. Babil'in üstünlüğü yalnızca askeri ve ekonomik başarı biçiminde değil, evrensel düzenin gereği olarak sunulabilir hale gelir.
Yeni iktidar yalnızca eski yöneticiyi yenmez. Geçmişi, evreni ve kutsallığı da yeniden anlatır. Tarihsel bir güç ilişkisini yaratılışın başlangıcına kadar götürerek kendi konumunu kalıcılaştırır.
Kader ve Toplumsal Konum
Kader düşüncesi insanın denetleyemediği olayları anlamlandırma ihtiyacından doğar. Ölüm, hastalık, deprem, savaş ve ani kayıplar karşısında daha büyük bir düzenin varlığına inanmak insana dayanma gücü verebilir.
Kader toplumsal eşitsizliğin açıklamasına dönüştüğünde ise farklı bir işlev kazanır. Yoksulluk, kölelik, kadınlık, yöneticilik veya ayrıcalık tanrısal düzenin sonucu olarak anlatılırsa tarihsel ilişkiler değişmez yazgı biçimine bürünür.
İnsanın doğduğu toplumsal konum kutsal kader olarak kabul edildiğinde eşitsizliği değiştirme düşüncesi de zayıflar.
Mezopotamya anlatılarında kaderi belirlemek tanrısal egemenliğin göstergelerinden biriydi. Kaderin kimi metinlerde tablet üzerinde yazılmış biçimde tasarlanması da belirleme, kaydetme ve kalıcılaştırma düşüncesinin kutsal dünyadaki karşılığını gösterir.
Güçlü olanın başarısı tanrıların desteğinin işareti olarak görüldüğünde iktidar kendisini haklılığın kanıtı haline getirir.
Günah ve İçselleştirilmiş Denetim
Zor dışarıdan gelir. Günah duygusu insanın içinde işler. İnsan davranışını yalnızca cezadan korktuğu için değil, kutsal düzene aykırı davrandığına inandığı için de denetler.
Günah kavramı ahlaki sorumluluk yaratabilir. Hırsızlık, yalan, zarar verme ve adaletsizlik karşısında insanın kendi davranışını sorgulamasını sağlayabilir.
Günahın içeriğini kurumsal otoritenin belirlemesiyle ahlak ile itaat birbirine yaklaşır. Yöneticiye karşı çıkmak, yerleşik cinsiyet rollerini aşmak veya kutsal düzeni sorgulamak ahlaki suç gibi sunulabilir.
Kadının kendi yaşamı üzerinde söz sahibi olması, cinselliğini ve bedenini denetlemesi günah olarak tanımlandığında erkek egemenlik yalnızca hukuk ve aile üzerinden değil vicdan üzerinden de yeniden üretilir.
İktidar böylece dışarıdaki buyruğun ötesine geçer. İnsan kendi davranışını kendi içinde gözetmeye başlar.
İtaatin Erdeme Dönüşmesi
Toplumsal yaşam ortak sorumluluk ve kurallar gerektirir. Birlikte yaşamak herkesin ortak kararlara belirli ölçülerde bağlı olmasını gerektirir.
Ortaklaşa oluşturulan kurala uymak ile yukarıdan gelen buyruğa koşulsuz bağlanmak aynı ilişki değildir.
Dinsel ve siyasal düzenlerde itaat sadakat, sabır, alçakgönüllülük ve erdemle özdeşleştirildiğinde iktidarın buyruğu kişinin ahlaki değerine bağlanır. İtaat eden iyi insan, sorgulayan kişi ise düzensizlik yaratan veya kutsala karşı çıkan kişi olarak sunulabilir.
Bu noktada insan yalnızca cezadan kaçmak için değil, iyi biri olduğuna inanmak için de itaat eder.
Meşruiyet Gücün Kabul Edilmesidir
Güç ve meşruiyet aynı şey değildir. Bir iktidar zor kullanarak hükmedebilir. Yönetme hakkının kabul edilmediği durumda sürekli baskıya ihtiyaç duyar.
Meşruiyet, yönetilenlerin iktidarı yalnızca güçlü olduğu için değil, yönetmeye hakkı olduğuna inandıkları için kabul etmesidir.
Antik dünyada bu hak tanrısal seçim, kutsal soy, zafer ve kehanet üzerinden kurulabiliyordu. Modern dünyada anayasa, seçim, hukuk, halk iradesi ve ortak yarar gibi kavramlar meşruiyetin temel kaynaklarına dönüşmüştür.
Kutsal meşruiyetin gücü insan kararını tartışılmaz hakikate çevirmesidir. Bir yasa kralın tercihi yerine tanrının buyruğu olarak sunulduğunda siyasal tartışmanın alanı daralır.
İktidarın meşruiyetini sürekli törenler, semboller, hikayeler ve eğitim aracılığıyla yeniden üretmesi gerekir. Bu süreklilik insanların itaatinin doğal bir davranış olmadığını da gösterir.
Tanrıların Cinsiyeti ve Erkek Egemenlik
Güçlü tanrıçaların varlığı kadınların gündelik yaşamda özgür olduğu anlamına gelmez. İnanna, İştar, İsis ve Athena güçlü kutsal figürlerdir. Buna karşılık aynı toplumlarda kadınların mülkiyet, eğitim, siyaset ve bedenleri üzerindeki hakları sınırlı olabilir.
Tanrıça kültü ile kadınların toplumsal statüsü arasında doğrudan bir eşitlik kurulamaz.
Tanrılar dünyasının zamanla erkek kral, baba, savaşçı ve yasa koyucu imgeleri etrafında yoğunlaşması ise toplumsal değişimden bağımsız değildir. En yüksek tanrının baba, hükümdar ve savaşçı olarak düşünülmesi erkek otoritesine kutsal örnek sunar.
Kadın kutsal anlatılarda doğurganlık, annelik, baştan çıkarma ve itaat üzerinden temsil edilirken erkek yasa, yönetim, savaş ve hakikatle ilişkilendirilebilir.
Öcalan'ın yaklaşımında İnanna anlatısı kadın kültürü ile yükselen ataerkil kültür arasındaki uzun tarihsel gerilimin hafızası olarak okunur. Sümer tapınak düzeni bu perspektifte yalnızca ekonomik dönüşüm değil, insanın doğaya, kadına ve topluma bakışının da yeniden biçimlendiği bir zihniyet dönüşümüdür.
Din Egemenliğin Tek Yönlü Aracı Değildir
Dini yalnızca egemenlerin halkı yönetmek için kullandığı araç olarak görmek tarihsel deneyimin önemli bir bölümünü dışarıda bırakır. Aynı dinsel gelenek farklı dönemlerde hem yönetici iktidara meşruiyet sağlayabilir hem de ezilenlerin adalet arayışının diline dönüşebilir.
Dünyevi iktidarın üzerinde daha yüksek bir adalet bulunduğu düşüncesi kralın mutlak gücünü sınırlayabilir. Peygamberlik gelenekleri zenginliği, baskıyı ve adaletsiz yönetimi eleştirebilir.
Tarih boyunca dinsel söylem kölelerin, köylülerin, sömürgeleştirilen halkların ve ezilen toplulukların direniş diline de dönüşmüştür.
Bu nedenle kutsallık sürekli bir yorum mücadelesinin alanıdır. Egemenler kutsalı iktidarın dili haline getirebilir. Ezilenler aynı gelenek içinde eşitlik, merhamet, adalet ve özgürlük değerlerini güçlendirebilir.
İnanç ile iktidar arasındaki ilişki tek yönlü değildir. Belirleyici olan kutsalın hangi ilişkileri meşrulaştırdığı ve hangi toplumsal güçler tarafından yorumlandığıdır.
Kutsalın Devletleşmesi
Din ile devlet arasındaki ilişki kralın tanrılar tarafından seçildiğinin ilan edilmesinden daha geniştir. Tapınakların kaynakları, rahiplerin eğitimi, kutsal takvim, kurban düzeni, metinlerin çoğaltılması ve meşru inancın tanımlanması da kurumsal örgütlenmeyle ilgilidir.
Kutsal alan devlet kurumuyla birleştiğinde resmi inanç biçimleri güçlenir. Hangi inançların korunacağı, hangi yorumların kabul edileceği ve hangi pratiklerin yasaklanacağı siyasal iktidarın konusu haline gelebilir.
Din adamı devlet görevlisine, tapınak ekonomik kuruma ve inanç siyasal sadakatin ölçüsüne dönüşebilir.
Bu ilişki her zaman uyumlu işlemez. Dini kurumlar kimi dönemlerde devletin meşruiyetini sorgulayabilir, siyasal otoriteyle çatışabilir veya kendi özerkliklerini savunabilir.
Din ile devlet arasındaki tarih bu nedenle yalnızca birleşmenin değil, yorum ve yetki mücadelesinin de tarihidir.
Modern Dünyanın Mitleri
Mitolojik düşünce çok tanrılı dinlerle sona ermedi. Modern ulus devletler, siyasal hareketler ve ekonomik sistemler de kurucu hikayeler, kahramanlar, düşmanlar ve kutsal değerler üretir.
Ulus kendisini binlerce yıldır değişmeden var olan doğal topluluk gibi anlatabilir. Kurucu liderler tarihsel kişiler olmaktan çıkarak kusursuz kahramanlara dönüştürülebilir. Bayrak, sınır, vatan ve devlet kutsal anlamlar kazanabilir.
Ulus adına ölmek en yüce fedakarlık olarak sunulabilir. Devleti eleştirmek topluma ihanetle özdeşleştirilebilir.
Öcalan milliyetçiliği modern çağın güçlü inanç sistemlerinden biri olarak değerlendirir. Dinsel kutsallığın yerini ulusun ve devletin kutsallaştırılması alabilir.
Ekonomi, piyasa, büyüme, teknoloji ve güvenlik de benzer biçimde sorgulanamaz doğrular haline getirilebilir. Ekonomik kararlar tarihsel ve siyasal tercihler olmaktan çıkarılarak zorunlu yasalar gibi sunulabilir.
Mitolojik düşüncenin belirleyici yönü yalnızca tanrılardan söz etmesi değildir. İnsan eliyle kurulmuş ilişkileri doğal, değişmez ve sorgulanamaz hale getirmesidir.
Doğa Üzerindeki İktidar
Mitoloji ve din insanın yalnızca toplumla değil doğayla ilişkisini de biçimlendirdi.
Erken toplumlarda doğa canlı, kutsal ve insanın dahil olduğu bir bütün olarak algılanabiliyordu. Devletli uygarlığın gelişmesiyle birlikte doğa giderek düzenlenmesi, fethedilmesi ve üretime açılması gereken alan biçiminde düşünüldü.
Öcalan'ın yaklaşımında doğal toplumun canlı doğa anlayışı ile Sümer düzeni içinde gelişen zihniyet arasında önemli bir kırılma bulunur. Tapınak, mitoloji ve okul insanın yalnızca toplumsal düzeni değil, doğayı algılama biçimini de yeniden kurar.
Nehir kontrol edilecek suya, orman hammaddeye, hayvan üretim aracına ve toprak mülkiyet nesnesine dönüştüğünde doğa ile kurulan ilişki de iktidar ilişkisine yaklaşır.
İnsan doğanın parçası olmaktan çok sahibi olduğunu düşünmeye başladığında toplumsal tahakküm ile ekolojik tahakküm birbirine bağlanır.
Öcalan'ın Açtığı Alanda Mitoloji
Öcalan mitolojiyi yalnızca erken insanın evreni yanlış açıklama biçimi olarak ele almaz. Mitoloji toplumun kendisini, doğayı, kadın ve erkek ilişkilerini, iktidarı ve kutsallığı nasıl anlamlandırdığını gösteren temel alanlardan biri olarak değerlendirilir.
Sümer dönüşümü bu yaklaşımda yalnızca baskı ve zorla açıklanmaz. Tapınak, okul, destan ve mitoloji yeni düzenin zihinsel dünyasını üretir.
İktidarın gücü yalnızca vergi toplaması, insanları çalıştırması ve savaşlara göndermesi değildir. Kendi düzenini doğal, kutsal ve değişmez gösterebilmesidir.
Devlet, sınıf, erkek egemenlik ve doğa üzerindeki tahakküm tarihsel kurumlar oldukları halde insan doğasının veya kozmik düzenin zorunlu sonucu gibi anlatıldığında iktidar en derin meşruiyetini kazanır.
Öcalan'ın bu alana yaptığı vurgu siyasal mücadelenin yalnızca kurumlar üzerinde değil, anlam dünyası üzerinde de yürüdüğünü gösterir.
İnanç ile Dogma Arasındaki Ayrım
İnanç insanın bilinmeyen, ölüm, adalet ve anlam karşısındaki arayışıdır. Dogma ise bu arayışı belirli bir cevaba kapatır ve değişmez hakikat haline getirir.
İnanç insanı kendi sınırlarıyla karşılaştırabilir. Dayanışma, merhamet ve sorumluluk duygusunu güçlendirebilir. Dogma ise tek yorumu kurumsal otoritenin elinde topladığında düşünceyi ve vicdanı denetleme aracına dönüşebilir.
Bir kutsal metnin veya geleneğin yalnızca tek doğru yorumu olduğu ve bu yorumu yalnızca belirli kurumların yapabileceği kabul edildiğinde hakikat merkezi gücün mülküne dönüşür.
Hakikatin ortak araştırma alanı olarak kalması özgürlük açısından belirleyicidir. Bilgi, deneyim, eleştiri ve toplumsal sonuçlar sürekli sınanabilir olmalıdır. Hiçbir kurum kendisini hakikatin son sahibi haline getirmediğinde düşünce alanı canlı kalır.
İktidar Önce Dünyayı Anlatır
İktidar yalnızca toprağı, ürünü, silahı ve bedeni denetleme gücü değildir. Dünyanın nasıl anlaşılacağını belirleme gücüdür.
Kral yalnızca ordusu olduğu için yönetmez. Tanrıların seçtiği kişi, düzenin koruyucusu ve halkın çobanı olarak anlatıldığı için yönetimi meşruiyet kazanır.
Rahip yalnızca tören yönettiği için güçlü değildir. Görünmeyen dünyanın anlamını açıklama yetkisini taşıdığı için toplumsal ağırlık kazanır.
Tapınak yalnızca ürün depolayan kurum değildir. Ürünün kutsal düzene ait olduğunu ve verilmesinin ortak yaşamın gereği olduğunu anlatır.
Kader acı karşısında anlam sağlayabilir. Toplumsal konumları değişmez yazgıya dönüştürdüğünde eşitsizliğin dili haline gelir.
Günah ahlaki sorumluluk yaratabilir. İtaatsizliği insanın kendi içinde cezalandırdığı bir mekanizmaya dönüştüğünde iktidarı görünmezleştirir.
Din adaletin, merhametin ve direnişin dili de olabilir. Kutsalın yorumlanması küçük bir grubun tekeline geçtiğinde ise insanın anlam arayışı iktidarın diline dönüşür.
İnsanlık tarihi bu nedenle yalnızca toprağın, emeğin ve devletin tarihi değildir. Anlamın kim tarafından üretildiğinin, hakikatin kim tarafından tanımlandığının ve insanların dünyayı hangi hikayeler içinde gördüğünün de tarihidir.
İktidar dünyayı önce anlatır. Ardından insanlardan o anlatının içinde yaşamalarını ister.
Yorumlar
Yorum Gönder
Eleştiri ve tartışmaya açığım. Hakaret, tehdit, ayrımcılık ve reklam içeren yorumlar yayımlanmaz.