Bölüm 4 Hikayenin Yarısı Eksik



Bölüm 4

Hikayenin Yarısı Eksik

Erkek Deneyimi Nasıl İnsanlık Diye Yazıldı

İnsanlık tarihini büyük ölçüde savaşların, devletlerin, hükümdarların, fetihlerin, yasaların ve mülkiyet düzenlerinin tarihi olarak öğrendik. Bu anlatının merkezinde yüzyıllar boyunca kamusal iktidarı elinde tutan erkekler yer aldı. Yönetmek, savaşmak, yasa yapmak, ticareti örgütlemek ve mülk edinmek tarihsel eylem sayılırken doğurmak, büyütmek, beslemek, iyileştirmek, tohumu korumak, bilgiyi aktarmak ve gündelik yaşamı kurmak hayatın doğal akışı içinde değerlendirildi. Böylece erkeklerin iktidar deneyimi insanlığın ortak deneyimi gibi yazıldı. Kadınların yaşamı taşıyan emeği ise tarihin kıyısına yerleştirildi. Eksik olan yalnızca kadınların adları değildi. İnsanlığın ne olduğuna ilişkin ölçünün kendisi erkek deneyimi üzerinden kuruldu.

Erkek bu anlatıda yalnızca bir cinsiyet olarak görünmedi. Yönetici, filozof, bilim insanı, asker, mülk sahibi ve yurttaş olarak genel insanın temsilcisine dönüştürüldü. Kadın ise çoğu zaman anne, eş, bakım veren ya da aile içindeki konumu üzerinden tanımlandı. Erkek deneyiminin evrenselleştirilmesi böyle oluştu. Erkek tarafından kurulan kurumlar insanlığın doğal kurumları, erkek tarafından üretilen bilgi genel bilgi, erkek bedeninin deneyimi insan bedeninin standart biçimi olarak kabul edildi. Kadının deneyimi ise özel, ikincil ya da ayrı bir alanın konusu haline getirildi.

Tarih Hafızanın Seçilmiş Biçimidir

Geçmişte yaşanan her şey tarih kitaplarına girmez. Tarih, yaşananların içinden seçilen, kaydedilen, korunan ve sonraki kuşaklara aktarılan bölümden oluşur. Bu nedenle arşivler yalnızca geçmişin kayıtları değildir. Bir toplumun hangi faaliyetleri değerli gördüğünü de gösterir. İlk yazılı kayıtların önemli bölümü vergi, borç, mülkiyet, tarımsal ürün, tapınak, saray, ticaret ve askerlikle ilgiliydi. Devlet kendi işleyişi için gerekli bilgiyi kaydetti. Toprağın sahibi, ürün miktarı, vergi yükümlüsü, asker sayısı ve borç ilişkileri yazıya geçti.

Yaşamı ayakta tutan bilgi ise başka yollardan aktarıldı. Doğum deneyimleri, çocuk bakımı, yiyecek saklama yöntemleri, bitkilerin kullanımı, tohum seçimi, hastalıklarla baş etme biçimleri, mevsim bilgisi ve topluluk hafızası büyük ölçüde sözlü kültür içinde kuşaktan kuşağa taşındı. Kadınların yoğun biçimde yer aldığı bu alanlar devlet kayıtlarının dışında kaldı. Sarayın belgesi korunurken evin ve topluluğun hafızası yaşayan insanların bedeninde, dilinde ve deneyiminde taşındı.

Bu nedenle tarihsel kayıtlarda kadınların daha az görünmesi toplumsal katkılarının daha az olduğu anlamına gelmez. Kayıt düzeninin hangi faaliyetleri görünür kıldığı önem taşır. Yazılı olanın kalıcı, sözlü olanın geçici kabul edilmesi de bu eşitsizliği büyüttü. İnsanlık tarihi böylece yalnızca yaşanan geçmişin değil, iktidarın değerli bulduğu geçmişin anlatısına dönüştü.

Yaşamı Yeniden Üreten Emek

İnsan toplumu yalnızca devletler, ordular ve üretim araçlarıyla var olmaz. İnsan yavrusu yıllar süren bakım gerektirir. Dil, davranış, bilgi, toplumsal aidiyet ve ortak yaşam becerileri kuşaktan kuşağa aktarılır. İnsan olma süreci uzun bir bakım ve öğrenme döneminden geçer. Bu nedenle çocuk büyütmek, beslemek, hastaya bakmak, yaşlıları desteklemek ve gündelik yaşamı örgütlemek toplumun kendisini yeniden üretmesinin temel biçimleridir.

Kadınların bu faaliyetlerde yoğunlaşması zamanla kadınlığın doğal görevi gibi sunuldu. Bakım emeği sevgi, fedakarlık ve annelik kavramlarıyla tanımlandı. Böylece harcanan zaman, enerji, bilgi ve deneyim ekonomik görünürlüğünü kaybetti. Kadının evde yaptığı iş yaşamın devamı için zorunlu olduğu halde üretim kategorisinin dışında tutuldu.

Kapitalist toplum bu ayrımı daha keskin hale getirdi. Ücret karşılığı yapılan faaliyet ekonomik üretim kabul edilirken ev içinde yapılan aynı faaliyet görünmezleşti. Kendi evinde yemek hazırlayan kadın işgücü istatistiklerinde üretici sayılmazken lokantada aynı işi yapan kişi çalışan kabul edildi. Kendi çocuğunu büyüten kadın ekonomik olarak pasif görülürken başka bir ailenin çocuğuna ücret karşılığı baktığında işgücüne dahil edildi.

Bu çelişki piyasanın değer ölçüsü ile yaşamın gerçek ihtiyaçları arasındaki farkı gösterir. Ücretli emek her gün yeniden hazırlanmış bir insan bedeni gerektirir. İşçinin beslenmesi, dinlenmesi, bakım görmesi ve çocuklarının büyütülmesi üretim sürecinin görünmeyen temelidir. Marksist politik ekonomi ücretli emek sömürüsünü görünür hale getirdi. Feminist düşünce bu çözümlemeyi toplumsal yeniden üretim alanına taşıdı. Böylece sınıf ilişkileri ile cinsiyet ilişkilerinin gündelik yaşam içinde birbirine bağlandığı daha açık biçimde görüldü.

Aile Yalnızca Özel Alan Değildir

Aile çoğu zaman siyasal yaşamın dışında bulunan özel bir alan gibi düşünülür. Oysa insan otoriteyle, işbölümüyle, kadınlık ve erkeklik rolleriyle, paylaşım biçimleriyle ve toplumsal sorumluluklarla ilk kez aile içinde karşılaşır. Çocuk dili burada öğrenir, karar yetkisinin kimde olduğunu burada görür, kadın ve erkek rollerine ilişkin ilk örneklerle burada tanışır. Aile bu yönüyle toplumsal düzenin kuşaktan kuşağa aktarıldığı temel kurumlardan biridir.

Mülkiyet birikimi ve miras ilişkilerinin gelişmesiyle birlikte aile ekonomik ve siyasal bir anlam da kazandı. Soyun kim üzerinden devam edeceği, malın kime aktarılacağı ve çocukların hangi aileye ait kabul edileceği önem kazandı. Kadının cinselliği ve doğurganlığı bu düzen içinde daha güçlü biçimde denetlendi. Evlilik yalnızca iki insan arasındaki birliktelik değil, mülkiyetin, emeğin, soyun ve toplumsal ittifakların düzenlendiği bir kurum haline geldi.

Kadının annelik üzerinden yüceltilmesi de bu düzenin önemli parçalarından biri oldu. Anne yaşamın kaynağı olarak kutsallaştırılırken kadınlığın toplumsal anlamı annelik rolü çevresinde biçimlendirildi. Kadının doğurganlığı aile, ahlak, hukuk ve devlet politikalarının konusu haline geldi. Böylece kadın bedeni biyolojik olduğu kadar toplumsal ve siyasal bir alan olarak da düzenlendi.

Erkeklik de Kurulan Bir Kimliktir

Erkek egemen düzen yalnızca kadınların yaşamını biçimlendirmedi. Erkeğe de belirli davranış kalıpları yükledi. Güçlü olmak, otorite kurmak, rekabet etmek, duygularını sınırlamak, aileyi temsil etmek ve bakım ihtiyacını gizlemek erkekliğin kabul edilen özellikleri arasına yerleşti. Kadın bakımın doğal öznesi yapılırken erkek kendi kendine yeten bağımsız birey gibi sunuldu.

İnsan yaşamının gerçekliği karşılıklı bağımlılığa dayanır. Her insan doğar, korunur, beslenir, öğrenir ve başkalarının emeği sayesinde gelişir. Hiç kimse ilişkiler ağının dışında insan haline gelmez. Erkek egemen tarih kadının emeğini görünmezleştirirken erkeğin bu emeğe olan bağımlılığını da perdeledi.

Kadınların deneyimi görünür hale geldiğinde erkeklerin tarihi de farklı biçimde okunmaya başlar. Erkek yalnızca savaşan, yöneten ve üreten kişi olarak görülmez. Onun da bakım ilişkileri içinde yetişen, toplumsal bağlarla kurulan bir insan olduğu anlaşılır. Böylece kadın ve erkek birbirinden kopuk iki ayrı dünyanın üyeleri olarak değil, aynı toplumsal yapının içinde biçimlenen özneler olarak ele alınır.

Bilginin Kuruluşunda Erkek Merkezlilik

Bilim ve düşünce kurumları uzun dönemler boyunca erkeklerin yoğun biçimde temsil edildiği yapılardı. Üniversiteler, akademiler, tıp kurumları, hukuk alanları ve araştırma merkezleri kadınlara sınırlı biçimde açıldı. Bu durum yalnızca kurumlarda kimin bulunduğunu etkilemedi. Hangi konuların araştırmaya değer görüldüğünü ve hangi bedenin insan bedeninin standart modeli kabul edildiğini de etkiledi.

Tıbbi araştırmalarda erkek bedeninin uzun süre temel model olarak kullanılması kadınlarda görülen bazı hastalık belirtilerinin, ilaç etkilerinin ve fizyolojik farklılıkların daha geç anlaşılmasına katkıda bulundu. Bilimin gelişimi bu eksiklikleri görünür hale getirdikçe daha kapsayıcı yöntemler oluştu. Bilim kendi varsayımlarını yeniden inceleyebildiği ölçüde güçlendi.

Benzer bir durum insan evriminin anlatısında da görüldü. Uzun süre erkek avcı, kadın ise çocuk bakımına yönelmiş edilgen figür olarak resmedildi. Arkeolojik ve antropolojik araştırmalar ilerledikçe kadınların avlanma, toplama, taşıma, işleme ve üretim faaliyetlerindeki rollerinin topluluklara göre değiştiği daha açık biçimde görüldü. İnsanlık tarihinin başlangıcına yerleştirilen tek biçimli erkeklik anlatısı yerini daha çeşitli toplumsal örgütlenme modellerine bıraktı.

Bu gelişmeler kadınları geçmişe eklemekten daha büyük bir anlam taşır. Bilginin hangi sorular üzerinden üretildiğini değiştirir. Sorular değiştiğinde geçmişte görünmeyen ilişkiler de araştırmanın konusu haline gelir.

Biyoloji Toplumsal Hiyerarşinin Yazgısı Değildir

Erkek egemenliğinin uzun ömürlü olmasını sağlayan düşüncelerden biri tarihsel ilişkilerin insan doğasının sonucu gibi sunulmasıdır. Erkekler yönetimde yoğunlaştığında yönetme yeteneği erkeklikle ilişkilendirildi. Ordular erkeklerden oluştuğunda savaşçılık erkek doğasının temel özelliği sayıldı. Bilim kurumlarında erkekler çoğunlukta olduğunda akıl ve nesnellik erkeklikle özdeşleştirildi.

Toplumsal olarak üretilen sonuçlar böylece biyolojik nedenler gibi yorumlandı. Oysa evrimsel biyoloji insan davranışının geniş bir repertuara sahip olduğunu gösterir. İnsan türünün başarısı rekabet kadar işbirliğine, paylaşmaya, uzun çocukluk dönemine, toplumsal öğrenmeye, dayanışmaya ve ortak bakıma dayanır. Biyolojik farklılıklar çeşitli imkanlar yaratır. Bu imkanların hangi toplumsal rollere ve iktidar biçimlerine dönüşeceğini tarihsel kurumlar belirler.

Erkek egemenliği biyolojik farklılığın kendisi değildir. Biyolojik farklılığın aile, mülkiyet, hukuk, devlet ve kültür içinde belirli bir güç ilişkisine dönüştürülmesidir.

Kadının Özgürlüğü Toplumun Özgürlüğünü Genişletir

Öcalan’ın kadın özgürlüğü yaklaşımının önemli yönlerinden biri kadın üzerindeki tahakkümü toplumun genel kuruluşundan ayırmamasıdır. Kadının özgürlüğünü yalnızca hukuki eşitlik alanında ele almak yerine devletleşme, sınıflaşma, aile, mülkiyet, kültür ve gündelik yaşamla birlikte düşünür.

Kadının toplumsal özne olarak güç kaybetmesi toplumun ortaklaşma kapasitesini de sınırlar. Bakım bilgisinin, toplumsal hafızanın ve gündelik yaşam üzerindeki ortak denetimin daralması daha merkezi ve hiyerarşik ilişkilerin gelişmesine alan açar. Erkek otoritesinin aile içinde kabul görmesi daha geniş iktidar biçimlerinin gündelik kültürünü üretir.

Bu nedenle kadın özgürlüğü toplumsal dönüşümün merkezi ölçülerinden biridir. Kadının ekonomik bağımsızlığı, kendi bedeni üzerindeki karar hakkı, siyasal katılımı, bilgi üretimine eşit biçimde dahil olması ve bakım emeğinin toplumsal olarak paylaşılması demokratik yaşamın temelini güçlendirir.

Jineoloji arayışı da bu çerçevede kadınları mevcut tarihe eklemekten daha geniş bir yön taşır. Tarihin hangi ölçülerle yazıldığını yeniden düşünmeye çağırır. Savaşın yanında bakımın, devletin yanında toplumun, mülkiyetin yanında ortaklaşmanın, piyasanın yanında kullanım değerinin ve yazılı belgenin yanında yaşayan hafızanın da tarihsel bilgi alanına girmesini sağlar.

Hikayenin Yarısı Geldiğinde Bütün Hikaye Değişir

Kadınların deneyimi tarih içinde görünür hale geldiğinde yalnızca eksik isimler tamamlanmaz. Tarihin merkezi değişir. Bir uygarlığın büyüklüğü yalnızca fethettiği topraklarla ölçülmez. İnsanların nasıl yaşadığı, emeğin nasıl bölündüğü, çocukların nasıl yetiştirildiği, kadınların hangi toplumsal konuma sahip olduğu, yaşamın ortak ihtiyaçlarının nasıl karşılandığı ve toplumun doğayla nasıl ilişki kurduğu da tarihsel değerlendirmenin parçası olur.

Böyle bir tarih erkeklerin deneyimini küçültmez. Onu toplumsal ilişkiler içine yerleştirir. Komutanın arkasında onu büyüten toplumu, işçinin arkasında yaşamını yeniden üreten emeği, düşünürün arkasında kuşaklar boyunca biriken bilgiyi, yöneticinin arkasında gündelik hayatı kuran milyonları görünür kılar.

İnsanlığın yüz binlerce yıllık tarihinin büyük bölümü savaş meydanlarında geçmedi. İnsanlar çocuk büyüttü, yiyecek üretti, yaraları iyileştirdi, bilgiyi aktardı, birbirlerini korudu, topluluklar kurdu ve yaşamı kuşaktan kuşağa taşıdı. İnsanlığın büyük başarısı yalnızca iktidar kurabilmesi değil, hayatı birlikte örgütleyebilmesidir.

Kadınların bastırılmış hafızasının yeniden görünür hale gelmesi bu nedenle yalnızca kadın tarihinin geri dönüşü değildir. İnsanlığın kendi toplumsal hafızasına yeniden kavuşmasıdır.

Erkek egemen tarihin sahte evrenselliği çözüldükçe yaşamı üreten, taşıyan ve kuşaktan kuşağa aktaran çok sesli insanlık tarihi görünür hale gelir.



Yorumlar

Popüler Yayınlar