Bölüm-8 İlk Hiyerarşiler


 Bölüm-8 
İlk Hiyerarşiler. Fark Ne Zaman İktidara Dönüştü?

İnsanlar farklıydı. fakat farklı olmak yönetme hakkı vermiyordu

İnsan toplulukları hiçbir zaman birbirinin aynı bireylerden oluşmadı. Yaşlılarla gençler, kadınlarla erkekler, avcılığa yatkın olanlarla bitkileri iyi tanıyanlar, yaraları iyileştirenlerle taş işleyenler, topluluğun geçmişini hatırlayanlarla yeni yollar keşfedenler arasında farklılıklar vardı. Fakat farklılık, kendiliğinden eşitsizlik anlamına gelmez. Bir insanın daha deneyimli olması, başkaları üzerinde kalıcı bir yönetme hakkına sahip olduğunu göstermez. Birinin topluluk için önemli bir işi yapması, onu toplumun efendisi haline getirmez. Hiyerarşinin tarihi, farklılıkların ortaya çıkmasının değil, bu farklılıkların kalıcı ayrıcalıklara çevrilmesinin tarihidir.

Bu nedenle ilk sorumuz, “İlk farklılıklar ne zaman ortaya çıktı?” değil, “Farklılıklar hangi koşullarda buyurma ve itaat etme ilişkisine dönüştü?” olmalıdır. Yaşlıya gösterilen saygı ne zaman yaşlıların yönetme hakkına dönüştü? Topluluğun belleğini taşıyan kişi ne zaman bilginin sahibi sayıldı? Av sırasında öne çıkan savaşçı ne zaman barış zamanında da emir vermeye başladı? Tohumu, ambarı veya kutsal töreni düzenleyen kişi ne zaman bu işlevleri topluluğun üzerinde yükselmenin aracına çevirdi?

Hiyerarşi bir sabah ansızın doğmadı. Toplumsal yaşamın içindeki gerçek ihtiyaçların, görevlerin ve farklılıkların çevresinde yavaş yavaş örüldü. Başlangıçta geçici ve sınırlı olan yetkiler zamanla kalıcılaştı. Saygınlık ayrıcalığa, uzmanlık sırra, sorumluluk denetime, önderlik yönetime dönüştü. Otorite görevden ayrılarak kişiye bağlandığında; kişi görevini tamamladıktan sonra yetkisini bırakmadığında ve bu yetki ailesine aktarılmaya başladığında hiyerarşinin kapısı aralandı.

Farklılık, Saygınlık, Otorite ve İktidar Aynı Şey Değildir

Bir toplulukta herkesin aynı sözü söylemesi veya aynı işi yapması mümkün değildir. Bazı insanlar belirli konularda daha fazla deneyime sahip olabilir. Hastalık sırasında şifacının, av sırasında iyi bir iz sürücünün, anlaşmazlık sırasında topluluğun geçmişini bilen bir yaşlının sözüne daha fazla önem verilebilir. Buradaki otorite belirli bir işle sınırlı, geçici ve topluluğun onayına bağlıdır. Şifacı hastalığı iyileştirebilir ama kimin kiminle evleneceğine karar veremez. Avı örgütleyen kişi, av sona erdiğinde komutanlık görevini de bırakabilir.

İktidar ise yalnızca bir konuda dinlenmekten farklıdır. İktidar, kişinin kararlarının topluluğun rızasından bağımsızlaşmasıyla başlar. Yetki sürekli hale gelir, görev kişiselleşir, itiraz cezalandırılır ve ayrıcalık sonraki kuşaklara aktarılır. Böylece toplumda yalnızca farklı roller değil, yukarıda ve aşağıda bulunan insanlar ortaya çıkar.

Arkeolojik bulgular da tarihöncesi toplumların düz bir çizgi üzerinde eşitlikten eşitsizliğe ilerlemediğini gösteriyor. Birçok toplulukta farklı türden saygınlık ve otorite biçimleri bulunmasına rağmen bunların bütün toplumsal yaşamı belirleyen kalıcı sınıflara dönüşmediği görülüyor. Bazı toplulukların yükselen eşitsizlikleri sınırlayan, servetin bir elde toplanmasını önleyen ve önderliği geçici tutan yöntemler geliştirdiği düşünülüyor. Dolayısıyla eşitlik, farklılıkların bulunmadığı doğal bir durum değil; kimi zaman toplulukların bilinçli olarak koruduğu toplumsal bir ilişkiydi. 

Yaş: Toplumsal Hafızadan Buyurma Hakkına

Yazının olmadığı topluluklarda yaşlılar yalnızca daha uzun yaşamış insanlar değildi. Mevsimlerin dönüşünü, hayvanların göç yollarını, zehirli ve şifalı bitkileri, eski kıtlıkları, akrabalık bağlarını ve topluluğun sözlü tarihini taşıyorlardı. Bilginin büyük bölümü insan hafızasında saklandığı için yaşlıların deneyimi topluluğun yaşamını sürdürebilmesi açısından önemliydi.

Fakat yaşa dayalı saygınlık ile yaşlıların iktidarı arasında önemli bir mesafe vardır. Yaşlı insanın deneyimine başvurmak başka, yaşlı olduğu için onun bütün kararlarına boyun eğmek başkadır. Bu sınır, bilginin ortaklaşa paylaşılmak yerine belirli kişilerde tutulmasıyla aşılabilir. Genç kuşakların bilgiye erişimi yaşlıların onayına bağlandığında deneyim bir dayanışma kaynağı olmaktan çıkarak denetim aracına dönüşebilir.

Ataların ruhlarıyla konuşma, kutsal geçmişi yorumlama veya topluluğun köken hikayelerini anlatma görevi de belirli yaşlıların elinde yoğunlaşmış olabilir. Böylece “Bizden önce yaşayanların ne istediğini ben biliyorum” diyen kişi, yalnızca geçmişi anlatmaz; yaşayanların nasıl davranması gerektiğini de belirlemeye başlar. Toplumsal hafıza, ortak bir miras olmaktan çıkarılıp bir grubun tekeline girdiğinde yaşa dayalı hiyerarşinin zemini güçlenir.

Yine de bütün eski toplumların yaşlı erkekler tarafından yönetildiğini düşünmek yanlış olur. Yaşlıların saygınlığı farklı topluluklarda farklı biçimler almış, bazı toplumlar yaşlıların birikimini korurken onların gençler üzerinde sınırsız iktidar kurmasını engellemiştir. Burada belirleyici olan yaş değil; yaşla birlikte bilginin, kutsallığın, mülkiyetin ve karar gücünün aynı ellerde toplanmasıdır.

Cinsiyet: İşbölümünden Erkek Egemenliğine

Kadınlarla erkekler arasında doğum, gebelik ve emzirme gibi biyolojik farklılıkların bulunması, erkek egemenliğinin biyolojik olarak kaçınılmaz olduğu anlamına gelmez. Topluluk içinde farklı işlerin yapılması da bu işlerden birinin diğerinden daha değersiz olmasını gerektirmez. Çocuk yetiştirmek, yiyecek toplamak, tohumu saklamak, su taşımak, hastaları iyileştirmek ve toplumsal ilişkileri sürdürmek; avcılık veya savunma kadar yaşamsal faaliyetlerdir.

Sorun, işlerin farklılaşmasından çok bu işlere verilen toplumsal değerin farklılaşmasıyla başlar. Erkeklerin yaptığı işler kamusal, tehlikeli ve saygın; kadınların yaptığı işler doğal, sıradan ve görünmez kabul edildiğinde işbölümü hiyerarşiye dönüşür. Kadınların yaşamı üreten emeği topluluğun ortak faaliyeti olmaktan çıkarılıp zorunlu görev gibi görülürken erkeklerin savaş, av ve siyasal karar alanlarında kurduğu görünürlük iktidar kaynağı olabilir.

Çatalhöyük bu konuda doğrusal hikayeleri bozan önemli örneklerden biridir. İskelet, beslenme ve gündelik faaliyet bulguları kadınlarla erkeklerin yaşamları arasında kesin bir statü ayrımı göstermemektedir. Çatalhöyük Araştırma Projesi, kadınlarla erkeklerin benzer beslenme biçimlerine ve genel olarak benzer yaşam örüntülerine sahip olduklarını belirtiyor. 

2025 yılında yayımlanan geniş kapsamlı genetik araştırma ise evlerin içindeki akrabalık bağlarının çoğunlukla anne soyuyla ilişkili olduğunu, kadın soylarının toplumsal süreklilikte önemli bir yer tuttuğunu ve kız çocuklarının mezarlarına erkek çocuklardan daha sık armağan bırakıldığını ortaya koydu. Bu sonuçlar Çatalhöyük’ün kadınlar tarafından yönetilen bir devlet olduğunu kanıtlamaz; fakat Neolitik yerleşik yaşamın zorunlu olarak baba soylu ve erkek merkezli bir düzen yarattığı düşüncesini ciddi biçimde sarsar. 

Erkek egemenliğinin kalıcılaşması için cinsiyete dayalı işbölümünün başka kurumlarla birleşmesi gerekir. Soyun erkek üzerinden belirlenmesi, mirasın oğullara bırakılması, kadının evlilik yoluyla başka bir haneye aktarılması, doğurganlığın denetlenmesi, savaşçı erkeklerin siyasal kararlarda ağırlık kazanması ve kutsal törenlerin erkeklerin denetimine girmesi aynı yönde birleştiğinde cinsiyet farkı bir iktidar sistemine dönüşür.

Kadının bedeni, emeği ve doğurganlığı üzerinde kurulan denetim yalnızca kadınla erkek arasındaki ilişkiyi değiştirmez. Toplumun bütün yapısını dönüştürür. Kadının çocukları, emeği ve cinselliği üzerinde hak iddia eden erkek; zamanla hayvan, toprak, ürün ve başka insanların emeği üzerinde de hak iddia edebilen bir özne haline gelir. Böylece aile içinde kurulan ilk tahakküm biçimleri daha geniş iktidar ilişkilerinin toplumsal okuluna dönüşebilir.

Bilgi: Ortak Hazineden Uzmanların Sırrına

İlk toplulukların hayatta kalması büyük bir bilgi birikimine bağlıydı. Bitkilerin hangi mevsimde yetiştiği, hayvanların nereden geçtiği, toprağın nasıl işlendiği, doğumun nasıl kolaylaştırıldığı, yaraların nasıl iyileştirildiği, taşın ve kemiğin nasıl biçimlendirildiği kuşaktan kuşağa aktarılan ortak bir toplumsal mirastı.

Uzmanlaşma bu bilgi birikiminin gelişmesini sağladı. Bazı insanlar belirli alanlarda daha fazla beceri kazandı. Fakat uzmanlaşmanın iki farklı yolu vardı: Bilgi topluluğa aktarılabilir veya sır haline getirilebilirdi. Bilgi paylaşılırsa uzman topluluğun hizmetinde kalır. Bilgi saklanır, yalnızca belirli kişilere öğretilir ve kutsal bir gizemle çevrilirse uzman topluluğun üzerinde yükselmeye başlayabilir.

Göbekli Tepe’deki büyük taş yapıların hazırlanması; taşların kesilmesini, taşınmasını, işlenmesini ve çok sayıda insanın çalışmasının örgütlenmesini gerektiriyordu. Bu durum planlama, koordinasyon ve belirli ölçülerde uzmanlaşmanın varlığına işaret ediyor. Ancak anıtsal yapıların bulunması tek başına kalıcı bir yönetici sınıfın varlığını kanıtlamıyor. Bu çalışmalar ortak törenler, şölenler ve geçici toplumsal seferberlik yoluyla da gerçekleştirilmiş olabilir. Göbekli Tepe’nin yalnızca bir tapınak merkezi olduğu görüşü de arkeoloji içinde tartışmalıdır. 

Bununla birlikte sembolleri yorumlayan, törenlerin zamanını bilen, anıtsal yapıların nasıl yapılacağını belirleyen ve topluluğun kutsal hikayelerini koruyan kişilerin özel bir saygınlık kazanmış olması mümkündür. Göbekli Tepe araştırmacıları, bazı bilgi ve tören alanlarına erişimin sınırlandırılmış olabileceğini; fakat burada ortaya çıkan gücün henüz bütün toplumu yöneten sağlam bir iktidardan çok, belirli görevlerle bağlantılı kırılgan bir otorite biçimi olabileceğini vurguluyor. 

Bu ayrım önemlidir. Her uzmanlaşma sömürü doğurmaz. Sorun, uzmanların bilgiyi başkalarının ulaşamayacağı bir güce dönüştürmesiyle başlar. Toplumun kendisinin ürettiği bilgi, topluma karşı kullanılabilir hale geldiğinde bilgi sınıfsallaşmaya başlayan bir iktidar aracına dönüşür.

Kutsallık: Buyruğun İnsanlardan Gizlenmesi

İnsan toplulukları ölüm, doğum, hastalık, rüyalar, gökyüzü ve doğanın dönüşü karşısında anlam üretmeye çalıştı. Törenler, mitler ve kutsal anlatılar yalnızca korkunun ürünü değildi; toplumsal birlik, yasla başa çıkma, kuşaklar arasındaki bağı koruma ve doğayla ilişki kurma yollarıydı.

Ancak kutsallık, topluluğun ortak deneyiminden ayrılarak belirli kişilerin eline geçtiğinde farklı bir işlev kazanabilir. Şifacı veya tören yöneticisi başlangıçta topluluğun ortak inançlarını ifade ederken zamanla kutsal olanla insanlar arasındaki zorunlu aracı haline gelebilir. Bu kişi artık “Ben böyle istiyorum” demez; “Atalar böyle istiyor”, “Tanrılar böyle emrediyor” veya “Düzenin değişmez yasası budur” der.

Böylece dünyevi bir karar kutsal bir zorunluluk gibi sunulur. İnsanların verdiği kararın insan eliyle değiştirilebileceği unutulur. Buyruğun kaynağı görünmez hale geldiği için itiraz yalnızca bir kişiye karşı gelmek değil, evrenin düzenine karşı çıkmak olarak gösterilir.

Kutsal otoriteyle ekonomik denetim birleştiğinde hiyerarşi daha güçlü hale gelir. Törenleri yönetenler aynı zamanda ürünün ne zaman ekileceğini, ne kadarının saklanacağını, kime dağıtılacağını veya hangi topluluğa armağan verileceğini belirlemeye başlarsa inançla geçim arasındaki sınır kaybolur. Kutsal bilgi, artı ürünün yönetimini meşrulaştıran bir dile dönüşebilir.

Savaşçılık: Geçici Savunmadan Kalıcı Komutanlığa

Tehlike anında hızlı karar alınması gerekebilir. Bir av, saldırı veya savunma sırasında deneyimli bir savaşçının öne çıkması topluluk açısından işlevsel olabilir. Fakat savaş sırasında verilen yetkinin savaş sona erdikten sonra da sürmesi, hiyerarşinin önemli yollarından biridir.

Savaşçının toplumdaki konumu yalnızca fiziksel güçten kaynaklanmaz. Silahlara erişim, genç erkekleri örgütleme, dış dünyaya ilişkin bilgi sahibi olma, ganimet dağıtma ve topluluğu tehditlerden koruduğu düşüncesi ona özel bir saygınlık kazandırabilir. Bu saygınlık zamanla “Topluluğu ben koruyorum, öyleyse topluluğu ben yönetmeliyim” düşüncesine dönüşebilir.

Dış tehdit sürekli hale geldiğinde savaşçının geçici görevi de süreklilik kazanır. Toplum tehlike altında tutuldukça komutanın yetkileri sorgulanamaz hale gelir. Düşman yalnızca dışarıdaki bir topluluk değildir; içeride itiraz edenler de düşmanın yardımcısı olarak gösterilebilir. Böylece dış savaş içerideki iktidarı güçlendirir.

Savaşçılık ile erkek egemenliği de birbirini besleyebilir. Şiddet kullanma yetkisi erkeklerin elinde yoğunlaştığında kadınların yaşamı üreten bilgisi siyasal karar alanından uzaklaştırılır. Avcı ve savaşçı faaliyetleri toplumun korunması olarak yüceltilirken bakım, beslenme ve iyileştirme faaliyetleri görünmezleştirilir. Yaşamı yok etme kapasitesi, yaşamı sürdürme emeğinin üzerine çıkar.

Yine de savaşın bulunduğu her toplulukta kalıcı askeri hiyerarşi oluşmaz. Bazı toplumlar savaş önderinin yetkisini yalnızca çatışma süresiyle sınırlandırmış, ganimeti ortaklaştırmış veya silahlı gücün toplumdan bağımsızlaşmasına izin vermemiş olabilir. Belirleyici olan savaşın varlığı değil, savaşma gücünün ayrı bir grubun sürekli mesleğine ve ayrıcalığına dönüşmesidir.

Artı Ürün: Fazlalık Değil, Fazlalığın Denetimi

Tarımın ve hayvancılığın gelişmesiyle insanlar yalnızca o gün tüketecekleri yiyeceği değil, gelecek mevsimler için saklanabilecek ürünü de üretmeye başladılar. Tahıl depolanabilir, hayvan sürüleri çoğaltılabilir ve araçlar biriktirilebilirdi. Bu gelişme kıtlık karşısında güvence sağladı; daha büyük toplulukların yaşamasını ve başka faaliyetlere zaman ayrılmasını mümkün kıldı.

Fakat artı ürünün ortaya çıkması otomatik olarak sınıfları yaratmadı. Asıl mesele ürünün bulunması değil, kimin elinde toplandığı ve kimin tarafından dağıtıldığıdır. Ortak ambar topluluğun ortak denetimindeyse fazlalık dayanışmayı güçlendirebilir. Aynı ambarın anahtarı belirli bir ailenin, yaşlılar kurulunun, savaşçı grubun veya kutsal uzmanların eline geçtiğinde ürün iktidar aracına dönüşür.

Çatalhöyük’te yemek pişirme araçlarına erişimin görece dengeli olmasına rağmen bazı depolama alanlarının ve büyük öğütme taşlarının haneler arasında eşit dağılmadığı görülüyor. Araştırmacılar burada hem eşitlikçi özelliklerin hem de uzmanlaşma ve haneler arası rekabet belirtilerinin birlikte bulunduğunu belirtiyorlar. Bu durum bize hiyerarşinin bir anda kurulmuş tamamlanmış bir sistem olarak değil, eşitlikçi ilişkilerle ayrıcalık eğilimlerinin mücadele ettiği uzun bir süreç olarak görülmesi gerektiğini anlatıyor. 

Artı ürünü yöneten kişi, yalnızca ürünü saklamaz; geleceği de denetlemeye başlar. Kıtlıkta kimin yiyecek alacağına, şölenlerde neyin dağıtılacağına, hangi ailenin borçlu sayılacağına ve hangi iş karşılığında ürün verileceğine karar verebilir. İnsanlar kendilerinin ürettiği ürüne ulaşabilmek için dağıtıcıya bağımlı hale gelir.

Burada sömürü, ürünü zorla elinden almakla başlamayabilir. Önce “emanet” edilen ürünün yönetimi ortaya çıkar. Yönetici topluluk adına sayar, kaydeder ve dağıtır. Ardından dağıtma görevi dağıtılan şey üzerinde hak iddia etmeye dönüşür. Toplumun ortak ürünü, onu yönetenlerin malıymış gibi görülmeye başlar. Ambarın kapısında duran kişi ürün üretmez; fakat ürünün kimlere ulaşacağını belirleyerek üreticiler üzerinde güç kazanır.

İlk Hiyerarşi Tek Bir Kaynaktan Doğmadı

Hiyerarşinin ortaya çıkışını yalnızca yaşlılara, erkeklere, rahiplere, savaşçılara veya artı ürüne bağlamak eksik kalır. Bunların hiçbiri tek başına kalıcı iktidarı açıklamaz. Hiyerarşi farklı güç kanallarının birbirine bağlanmasıyla sağlamlaşır.

Yaşlı kişi aynı zamanda kutsal bilgiyi taşıyorsa, kutsal uzman ambarı yönetiyorsa, savaşçı grup ürün dağıtımını koruyorsa, soy erkek üzerinden izleniyor ve bütün bu ayrıcalıklar çocuklara aktarılıyorsa artık birbirinden bağımsız görevler değil, bir iktidar ağı ortaya çıkar. Bilgi ekonomik gücü, ekonomik güç savaşçıyı, savaşçı kutsal otoriteyi, kutsal otorite erkek egemen aileyi destekler.

Bu birleşmenin ardından görevler kuruma, kurumlar makama, makamlar mirasa dönüşür. Şefin oğlu şef, kutsal uzmanın yakını kutsal uzman, sürü sahibinin oğlu sürü sahibi olur. İnsanlar arasındaki geçici farklılıklar kuşaklar boyunca taşınan toplumsal konumlara çevrilir.

Hiyerarşinin en önemli eşiği tam da buradadır: Ayrıcalığın kişisel başarıdan koparak doğumla kazanılması. Bir çocuk henüz hiçbir toplumsal görev üstlenmeden diğerlerinden üstün sayılıyorsa hiyerarşi kurumsallaşmış demektir. Aynı biçimde başka bir çocuk yalnızca cinsiyeti, soyu veya ailesi nedeniyle aşağıda doğuyorsa eşitsizlik artık tesadüfi değil, düzenin kendisidir.

Hiyerarşi Kaçınılmaz Değildi

İnsanlık tarihini küçük ve eşit topluluklardan büyük ve kaçınılmaz olarak eşitsiz devletlere uzanan tek yönlü bir merdiven gibi düşünmek yanıltıcıdır. Arkeolojik araştırmalar tarımın, yerleşik yaşamın veya nüfus artışının her yerde aynı sonucu üretmediğini gösteriyor. Benzer üretim koşullarında yaşayan topluluklar farklı toplumsal yollar izleyebilmiştir. Bazıları servet ve iktidarın birikmesini mümkün kılarken bazıları ayrıcalığı sınırlayan uygulamalar geliştirmiştir. 

Ürünlerin şölenlerde dağıtılması, değerli eşyaların mezarlara konularak dolaşımdan çıkarılması, büyük öğütme taşlarının miras bırakılmak yerine kırılması, önderlerin geri çağrılabilmesi ve önemli kararların ortaklaşa alınması eşitsizliği sınırlayan uygulamalar olarak düşünülebilir. Çatalhöyük’te bazı büyük öğütme taşlarının kasıtlı olarak parçalanması, üretim araçlarının kuşaktan kuşağa biriktirilmesini engelleyen toplumsal kurallar bulunmuş olabileceği düşüncesini doğurmuştur. 

Bu nedenle ilk hiyerarşilerin tarihi yalnızca iktidarı kuranların tarihi değildir. Aynı zamanda toplumun iktidara karşı geliştirdiği dirençlerin tarihidir. İnsanlar yalnızca yönetilmedi; yöneticilerin ortaya çıkmasını engelleyen ahlaki, kültürel ve siyasal yöntemler de geliştirdi. Eşitlik insanlığın çocukluk hali, hiyerarşi ise olgunlaşmanın zorunlu sonucu değildir. Her ikisi de toplumsal mücadelelerin, seçimlerin ve tarihsel koşulların ürünüdür.

Öcalan’ın Açtığı Alan: Devletten Önce İktidarı Görmek

Öcalan’ın tarih okumasının önemli yönlerinden biri, iktidarın başlangıcını yalnızca devletin, yazının veya sınıfların ortaya çıkışıyla sınırlamamasıdır. Devlet kurulmadan önce de toplum içinde yaşa, cinsiyete, kutsallığa, bilgiye ve savaşçılığa dayalı hiyerarşik eğilimler gelişebilir. Devlet bu eğilimleri yoktan yaratmaz; onları birleştirir, kalıcılaştırır ve zor araçlarıyla kurumsallaştırır.

Bu yaklaşım, tarihi yalnızca kralların, orduların ve devletlerin ortaya çıkışından itibaren başlatan anlayışı aşmaya çalışır. Çünkü iktidarın tohumları gündelik yaşamda, ailede, işbölümünde, bilgi aktarımında ve kutsal anlatılarda atılmış olabilir. Bir toplum önce kadının emeğini görünmezleştirip bedenini denetim altına alıyor, ardından gençleri yaşlı erkeklerin buyruğuna sokuyor ve ortak ürünü belirli kişilerin elinde topluyorsa devlet ortaya çıkmadan önce devletin toplumsal zemini oluşmaya başlamış demektir.

Öcalan, ataerkilliğin tarih boyunca geleneksel hiyerarşi biçimlerini sağlamlaştırdığını ve kadın üzerindeki tahakkümün daha geniş iktidar ilişkilerinin kuruluşunda temel bir yer tuttuğunu savunur. Bu nedenle kadın özgürlüğü onun düşüncesinde yalnızca kadınların haklarıyla sınırlı bir alan değil; iktidarın toplumun en derin dokularından çözülmesi sorunudur. 

Burada hiyerarşi yalnızca yukarıdaki yöneticilerin sorunu değildir. İktidar, insanların birbirleriyle kurduğu ilişkilerde yeniden üretilebilir. Erkek kadına, yaşlı gence, bilgili bilgisize, insan doğaya hükmetme hakkını kendinde gördüğünde devletçi zihniyet toplumun içinde yaşamaya devam eder. Devlet ortadan kalksa bile bu zihniyet değişmezse yeni iktidarlar eski ilişkilerin içinden yeniden doğabilir.

Öcalan’ın açtığı alan bizi şu soruya götürür: Bir devrimin gerçekten özgürleştirici olup olmadığını yalnızca mülkiyetin el değiştirmesine veya iktidarın başka bir sınıfa geçmesine bakarak anlayabilir miyiz? Yeni düzende erkek hala kadını, uzman halkı, yönetici toplumu ve insan doğayı yönetilecek nesneler olarak görüyorsa iktidarın biçimi değişmiş fakat özü yaşamaya devam etmiş olmaz mı?

İlk Hiyerarşilerin Bugünkü Gölgesi

Yaş, bilgi, kutsallık, savaşçılık ve artı ürün üzerinden oluşan ilk hiyerarşiler uzak geçmişte kalmadı. Bugün de uzmanlık halktan üstünlük kurmanın, güvenlik olağanüstü yetkileri meşrulaştırmanın, aile erkek egemenliğini yeniden üretmenin, bürokrasi toplumsal bilgiyi tekelleştirmenin ve sermaye ortak emeği özel servete dönüştürmenin araçları olabiliyor.

Modern toplum ilk hiyerarşileri ortadan kaldırmadı; onları daha karmaşık kurumların içine yerleştirdi. Ambarın yerini banka ve şirket, kutsal uzmanın yerini kimi zaman dokunulmaz uzman, savaş şefinin yerini sürekli güvenlik aygıtı aldı. Fakat temel soru değişmedi: Toplum adına görev alan kişi, ne zaman toplumun üzerinde yükselmeye başlar?

Bu nedenle hiyerarşinin tarihini anlamak yalnızca geçmişi açıklamak değildir. Bugünkü iktidar ilişkilerinin hangi küçük ayrıcalıklardan, hangi görünmez işbölümlerinden ve hangi sorgulanamaz otoritelerden beslendiğini görmektir. Her iktidar önce kendisini yararlı bir görev olarak sunar. Kalıcılaştığında görev ayrıcalığa, ayrıcalık hakka, hak mirasa ve miras toplumsal düzene dönüşür.

İlk hiyerarşilerin bize bıraktığı temel ders şudur: Toplumsal farklılık kaçınılmazdır; fakat insanların bu farklılıklar üzerinden birbirlerine hükmetmesi kaçınılmaz değildir.

Özgür toplum herkesi birbirinin aynısı yapmaya çalışan toplum değildir. Bilgiyi, deneyimi, yeteneği ve farklılıkları tanırken bunların kalıcı bir yönetme hakkına dönüşmesini engelleyen toplumdur. Önderliği göreve bağlayan, bilgiyi ortaklaştıran, ürünü toplumsallaştıran, silahlı gücü toplumun denetiminde tutan ve kadın özgürlüğünü bütün özgürlüklerin ölçüsü kabul eden bir yaşam, hiyerarşinin tarihine verilmiş en güçlü cevap olacaktır.

Hiyerarşi, farklı insanların bulunmasıyla değil; farklılığın ayrıcalığa, ayrıcalığın iktidara ve iktidarın mirasa dönüştürülmesiyle başladı.



Yorumlar

Popüler Yayınlar