Bölüm-5 Kadın Deneyimi Merkezi Değiştirir
Bölüm-5 Kadın Deneyimi Merkezi Değiştirir
Kadını tarihe eklemek yetmez; tarihin ne olduğunu yeniden düşünmek gerekir
Kadınların deneyimini mevcut tarihe eklemek ilk bakışta basit bir adalet meselesi gibi görünebilir: Unutulmuş kadınların adlarını bulur, yaptıklarını anlatır ve tarih kitaplarındaki boşlukları doldururuz. Bu önemlidir ama yeterli değildir. Çünkü sorun yalnızca kadınların hikayede az görünmesi değil, hikayenin erkek deneyimine göre kurulmuş olmasıdır. Devlet, savaş, mülkiyet, ücretli üretim ve kamusal iktidar tarihin merkezi sayılırken; bakım, doğum, beslenme, gündelik üretim, iyileştirme, hafıza ve yaşamın yeniden kurulması kenara itilmiştir. Kadın deneyimi merkeze geldiğinde bu alanlar tarihe eklenmekle kalmaz; devletin, emeğin, ailenin, doğanın, bilginin ve özgürlüğün anlamı da değişir. Merkezin değişmesi, eski tablonun içine birkaç kadın figürü yerleştirmek değil, tablonun hangi bakış noktasından çizildiğini değiştirmektir.
Tek Bir Kadın Deneyimi Yoktur, Ama Ortak Bir Tarihsel Konum Vardır
Kadın deneyimini merkeze almak bütün kadınların aynı hayatı yaşadığını ileri sürmek anlamına gelmez. Sınıf, halk, inanç, ten rengi, cinsel yönelim, yaş, engellilik, kır ve kent ayrımı kadınların yaşamını farklı biçimlerde şekillendirir. Sarayda yaşayan kadınla tarlada çalışan kadın, işveren kadınla işçi kadın, sömürgeci toplumun kadınıyla sömürgeleştirilen halkın kadını aynı güç ve baskı ilişkileri içinde bulunmaz. Bununla birlikte erkek egemen toplum, farklı konumlardaki kadınları beden, cinsellik, doğurganlık, bakım sorumluluğu ve aile içindeki yerleri üzerinden ortak bir denetim alanına sokar. Kadın deneyiminin düşünsel önemi burada ortaya çıkar: Tek bir kadın özü kurmak yerine, farklı kadınların iktidarla karşılaştığı yerlerden topluma yeniden bakmak. Merkez değiştiğinde yalnızca kadınlar görünür olmaz; erkek deneyiminin nasıl tarafsız insan deneyimi gibi sunulduğu, kamusal alanın özel alan üzerine nasıl kurulduğu ve iktidarın gündelik yaşamın içine nasıl yerleştiği de görünür hale gelir.
Kadın Deneyimi Devletin Anlamını Değiştirir
Devlet genellikle sınır, egemenlik, ordu, hükümet, hukuk ve kamu düzeni üzerinden tanımlanır. Bu tanım devlete yukarıdan, devlet kurumlarının bulunduğu yerden bakar. Kadın deneyimi merkeze geldiğinde devlete evin içinden, beden üzerinden ve gündelik hayatın içinden de bakmaya başlarız. Devlet yalnızca sınırda asker bulunduran güç değildir; evliliği tanımlayan, mirası düzenleyen, hangi birlikteliğin aile sayılacağına karar veren, doğumu teşvik eden veya sınırlayan, kürtajı düzenleyen, bakım hizmetlerini örgütleyen ya da aileye bırakan, erkek şiddeti karşısında koruyan veya korumayan yapıdır. Bu bakış güvenliğin anlamını da değiştirir. Devlet için güvenlik sınırların korunması olabilir; kadın için güvenlik eve sağ dönebilmek, evin içinde şiddete uğramamak, geçimini sağlayabilmek ve kendi bedeni hakkında karar verebilmektir. Bir ülkenin sınırları çok güçlü korunurken kadınlar evlerinde öldürülüyorsa kimin güvenliğinden söz edilmektedir? Kadın deneyimi bu soruyla devletin tarafsız hakem görüntüsünü sarsar ve kamusal iktidarla özel alandaki erkek egemenliği arasındaki bağları araştırmaya açar.
Kadın Deneyimi Emeğin Anlamını Değiştirir
Emek denildiğinde çoğunlukla ücret karşılığı yapılan iş düşünülür. Fabrikada çalışan işçi, tarlada çalışan mevsimlik emekçi veya büroda çalışan memur ekonomik üretimin parçası sayılır. Evde yemek yapan, çocuk büyüten, yaşlıya bakan, hastayı iyileştiren, temizlik yapan ve aile ilişkilerini taşıyan kadın ise çalışmıyor kabul edilebilir. Kadın deneyimi merkeze geldiğinde üretim ile yaşamın yeniden üretimi arasındaki ayrım sorgulanır. Çünkü ücretli işçinin her gün yeniden çalışabilmesi, çocukların büyüyebilmesi, hastaların iyileşebilmesi ve yaşlıların yaşayabilmesi bakım emeği olmadan mümkün değildir. Ücretsiz bakım, piyasa ekonomisinin dışında duran gereksiz bir faaliyet değil; bütün ekonomiyi taşıyan görünmez altyapıdır.
Kadın Deneyimi Ailenin Anlamını Değiştirir
Aile genellikle sevgi, dayanışma, korunma ve özel hayat alanı olarak anlatılır. Gerçekten de aile birçok insan için yakınlık, destek ve aidiyet kaynağıdır. Fakat kadın deneyimi merkeze alındığında ailenin aynı zamanda emeğin bölüşüldüğü, cinselliğin düzenlendiği, soyun ve mirasın aktarıldığı, otoritenin kurulduğu tarihsel bir kurum olduğu görülür. Aile içindeki işler kendiliğinden bölünmez; kimin para kazanacağı, kimin bakım vereceği, kimin karar alacağı ve kimin fedakarlık yapacağı toplumsal güç ilişkileri içinde belirlenir. Erkeğin aile reisi, kadının eş ve anne olarak tanımlanması yalnızca kültürel bir alışkanlık değil; hukuk, mülkiyet, ahlak ve ekonomik bağımlılıkla desteklenen bir düzen olmuştur. Bu nedenle aileyi yalnızca özel alan saymak, oradaki iktidarı görünmezleştirir. Kadın deneyimi aileyi tek biçimli bir kurum olarak değil, demokratikleştirilmesi gereken temel bir toplumsal ilişki alanı olarak düşünmeye çağırır. Sevginin itaatten, bakımın zorunluluktan, birlikteliğin mülkiyetten ve yakınlığın şiddetten ayrılması özgür ailenin önünü açar. Aile içindeki demokrasi kurulmadan toplumun geri kalanındaki demokrasinin ne kadar yaşayabileceği de açık bir soru olarak önümüzde durur.
Kadın Deneyimi Doğanın Anlamını Değiştirir
Erkek egemen uygarlık kadınla doğa arasında uzun süre bir yakınlık kurdu; fakat bu yakınlığı her ikisini de yönetilmesi gereken edilgen varlıklar olarak göstermek için kullandı. Erkek akıl, kültür ve uygarlıkla; kadın beden, duygu ve doğayla özdeşleştirildi. Böylece erkeğin kadın üzerindeki yönetimiyle insanın doğa üzerindeki egemenliği benzer bir düşünsel dil içinde meşrulaştırıldı. Kadın deneyimini merkeze almak, kadını biyolojik olarak doğaya daha yakın ilan etmek değildir. Böyle bir yaklaşım kadınları yeniden değişmez bir öze hapsedebilir. Asıl mesele, tarihsel işbölümü nedeniyle suyu taşıyan, tohumu saklayan, yiyeceği hazırlayan, yakacağı toplayan ve bakım veren kadınların ekolojik yıkımı gündelik hayatlarında farklı ve daha erken biçimlerde yaşayabilmesidir. Su kaynağı kuruduğunda, tarım zehirlendiğinde, orman yok edildiğinde veya iklim krizi göçü zorladığında bakım yükü ve yaşamı sürdürme sorumluluğu çoğu zaman kadınların omuzlarında ağırlaşır. Bu deneyim doğayı uzakta korunacak bir manzara olmaktan çıkarır; beden, beslenme, sağlık, emek ve toplulukla iç içe geçmiş yaşam sistemi olarak görünür kılar. Ekoloji böylece yalnızca çevre politikası değil, gündelik yaşamın, üretimin ve iktidarın yeniden düzenlenmesi sorunu haline gelir.
Kadın Deneyimi Bilginin Anlamını Değiştirir
Geleneksel bilgi anlayışında bilen özne sanki bedeni, sınıfı, cinsiyeti ve tarihi olmayan tarafsız bir gözlemcidir. Oysa hangi soruların sorulduğu, neyin araştırmaya değer görüldüğü ve hangi deneyimin kanıt kabul edildiği toplumsal konumdan etkilenir. Kadınların bilim, üniversite ve yazılı kültür kurumlarından uzun süre dışlanması, yalnızca kadın bilim insanlarının sayısını azaltmadı; kadın bedenine, bakım emeğine, gündelik yaşama ve erkek şiddetine ilişkin bazı soruların hiç sorulmamasına da yol açtı.
Kadın deneyimini bilgiye katmak bilimsel kanıtın yerine kişisel deneyimi koymak değil; hangi deneyimlerin veri sayılmadığını fark ederek araştırmayı genişletmektir. Jineoloji arayışı da kadını araştırılan nesne konumundan çıkarıp kendi tarihinin ve yaşam bilgisinin öznesi haline getirmeyi amaçlar. Böylece bilgi uzmanların toplum adına konuştuğu kapalı alan olmaktan çıkarak deneyim, kanıt, eleştiri ve toplumsal katılımın karşılaştığı daha demokratik bir sürece dönüşür.
Kadın Deneyimi Özgürlüğün Anlamını Değiştirir
Özgürlük çoğu zaman devlet baskısının azalması, yasal hakların tanınması veya bireyin istediğini yapabilmesi üzerinden tanımlanır. Kadın deneyimi bu tanımın gerekli ama eksik olduğunu gösterir. Bir kadın yasal olarak çalışma hakkına sahip olabilir ama bütün bakım yükü onun üzerindeyse bu hakkı kullanamayabilir. Oy kullanabilir ama evde verilecek kararlarda söz sahibi olmayabilir. Eşit yurttaş sayılabilir ama sokakta, işyerinde ve evde şiddet tehdidi altında yaşayabilir. Kendi geliri yoksa hukuki hakları kağıt üzerinde kalabilir. Bu nedenle özgürlük yalnızca yasakların kaldırılması değil; özgürlüğü kullanmayı mümkün kılan maddi ve toplumsal koşulların kurulmasıdır. Bedeni hakkında karar verebilmek, zamana sahip olmak, bakım yükünü paylaşmak, ekonomik bağımsızlık kazanmak, şiddetten korunmak, bilgi ve karar süreçlerine katılmak özgürlüğün parçalarıdır. Kadın deneyimi bireysel özgürlükle toplumsal özgürlüğün birbirinden koparılamayacağını gösterir. Bir kişinin özgürlüğü, bakım emeğini görünmez biçimde başka birine yüklemeye dayanıyorsa orada özgürlük eşitsiz dağılmış demektir.
Kadın Deneyimi Devrimin Zamanını Değiştirir
Geleneksel devrim anlayışlarında kadın özgürlüğü kimi zaman sınıf iktidarı veya ulusal kurtuluş çözüldükten sonra ele alınacak bir mesele sayıldı. Önce devlet ele geçirilecek, ekonomik yapı değiştirilecek veya ulusal bağımsızlık kazanılacak; kadınların özgürlüğü bu büyük dönüşümün doğal sonucu olarak gelecekti. Tarih bunun kendiliğinden gerçekleşmediğini gösterdi. Mülkiyet biçimleri değişse de ev içindeki erkek iktidarı, bakımın eşitsiz dağılımı, kadın bedeninin denetimi ve siyasal örgütlerdeki erkek egemen kültür sürebildi. Kadın deneyimi merkeze geldiğinde devrim uzak gelecekteki tek büyük kopuş olmaktan çıkar; evde, sokakta, işyerinde, dilde, bilgi üretiminde ve örgütlenme biçimlerinde bugünden başlayan dönüşüme dönüşür. Kadın özgürlüğü devrimin sonrasına bırakılan sonuç değil, devrimin yönünü ve niteliğini belirleyen kurucu ölçü olur. Böyle bir bakış sınıf mücadelesini zayıflatmaz; emeğin yeniden üretimini, ev içindeki sömürüyü ve erkek egemen iktidarı da görünür kılarak mücadeleyi derinleştirir.
Öcalan’ın Açtığı Alan: Kadın Özgürlüğü Toplumun Ölçüsüdür
Öcalan’ın düşüncesinde kadın özgürlüğünün merkezi yere gelmesi, devlet, sınıf, aile ve uygarlık çözümlemelerinin de yeniden kurulmasına yol açar. Kadın üzerindeki tahakküm yalnızca güncel bir eşitsizlik olarak değil; sınıflı ve devletli uygarlığın uzun tarihi içinde ele alınır. Bu yaklaşımda kadının özgürleşmesi, mevcut kurumlarda kadınların sayısının artmasından daha geniş bir toplumsal dönüşümü ifade eder. Erkek egemen zihniyetin, aile içindeki iktidarın, mülkiyet ilişkilerinin, siyasal örgütlenmenin ve bilgi üretiminin değişmesini gerektirir. Öcalan’ın kadın özgürlüğüne ilişkin metinleri bu dönüşümü, erkeklerin de iktidar kimliğinden özgürleşmesini içeren toplumsal devrim olarak düşünür. Jineoloji bu alanda yalnızca kadınlar hakkında yeni bilgiler üreten bir disiplin değil, yaşamın hangi bakışla ve kimin ihtiyaçları üzerinden bilindiğini sorgulayan arayış olarak anlam kazanır. Kadının deneyimi merkeze geldikçe demokratik toplumun ölçüsü de değişir: Bir kurumun adında demokrasi bulunması değil, kadınların kendi sözünü, örgütlenmesini ve karar gücünü kurabilmesi belirleyici hale gelir.
Merkezin Değişmesi Herkesi Değiştirir
Kadın deneyimini merkeze almak erkekleri tarihin dışına çıkarmak veya eski hiyerarşinin yerine yenisini kurmak değildir. İnsanlığın yarısını bastıran düzenin, erkeklerin yaşamını da nasıl daralttığını görmektir. Erkek egemenlik erkeğe iktidar sağlarken ona sürekli güçlü olmayı, duygularını bastırmayı, bakım vermekten uzak durmayı ve değerini rekabetle kanıtlamayı da dayatır. Bakım kadın işi olmaktan çıktığında erkek de çocukla, yaşlıyla, hastayla ve kendi duygusal dünyasıyla başka türlü ilişki kurabilir. Aile demokratikleştiğinde yalnızca kadın özgürleşmez; erkek ve çocuklar da korku ile itaatten uzaklaşır. Doğa üzerindeki egemenlik sorgulandığında toplum yaşamla yeniden bağ kurar. Bilginin merkezi değiştiğinde daha çok deneyim görünür olur. Özgürlük bedensel, ekonomik, duygusal ve toplumsal boyutlarıyla genişler. Bu nedenle kadın deneyimi mevcut tarihe eklenen bir dipnot değil, insanlığın kendisini başka türlü okuyabileceği yeni bir başlangıç noktasıdır.
Kadın deneyimi merkeze geldiğinde devlet yalnızca yöneten kurum, emek yalnızca ücretli iş, aile yalnızca özel alan, doğa yalnızca kaynak, bilgi yalnızca uzmanlık ve özgürlük yalnızca bireysel hak olmaktan çıkar. Devlet gündelik yaşamla, emek bakımla, aile iktidarla, doğa toplumla, bilgi deneyimle ve özgürlük ortak yaşamın maddi koşullarıyla birlikte düşünülmeye başlanır. Merkezin değişmesi bütün soruları değiştirir; sorular değiştiğinde geleceğin kurulabileceği yollar da çoğalır.
Kadınları tarihin merkezine almak, tarihin yarısını tamamlamak değil; insanlığın bütün hikayesini yeniden kurmaktır.

Yorumlar
Yorum Gönder
Eleştiri ve tartışmaya açığım. Hakaret, tehdit, ayrımcılık ve reklam içeren yorumlar yayımlanmaz.