Bölüm-28 Kozmik Maddeden Demokratik Topluma İnsanlaşmanın Uzun Yolculuğu
Bölüm - 28 Kozmik Maddeden Demokratik Topluma - İnsanlaşmanın Uzun Yolculuğu
İnsana mikrokozmos, yani küçük evren denildiğinde güçlü bir düşünsel kapı açılır. Bu ifade insanı evrenin merkezi ve nihai amacı sayan eski anlayıştan ayrıldığında daha derin bir anlam kazanır. İnsan, evrenin küçültülmüş modeli olmaktan çok kozmik, biyolojik ve toplumsal süreçlerin kesiştiği canlı bir düğümdür. Bedenimizi oluşturan karbon, oksijen, kalsiyum, demir ve birçok element Dünya oluşmadan önce yaşamış yıldızların içindeki nükleer süreçlerde ve yıldızların ölüm evrelerinde ortaya çıktı. İnsan bedeni bu nedenle kozmik bir geçmiş taşır. Aynı elementler kayada, denizde, ağaçta ve başka canlılarda da bulunur. İnsanın özgünlüğü maddenin kökeninden çok, bu maddenin yaşam, evrim, toplumsal ilişki, emek, dil, hafıza ve kültür içinde kazandığı örgütlenmede bulunur.
İnsan bu açıdan üç uzun tarihin kesişiminde oluşur. Kozmik tarih bedenimizin maddesini, biyolojik tarih canlılığımızın yapısını, toplumsal tarih ise dilimizi, değerlerimizi ve anlam dünyamızı taşır. Bu katmanlar birbirinden koparıldığında insanın bütünlüğü kaybolur. İnsan yıldız maddesinin yaşayan örgütlenmesi, yaşam tarihinin toplumsallaşmış bir dalı ve toplumun kültürel hafızasını taşıyan bilinçli bir varlıktır.
İnsan Evrene Aittir
İnsan doğanın karşısında duran ayrı bir varlık olarak değil, doğanın uzun dönüşümünün içinden gelişen canlı olarak anlaşılabilir. Beden, sinir sistemi, duygular, korkular, merak, öğrenme ve düşünme kapasitesi yaşamın evrimsel tarihinin ürünüdür. Soluduğumuz hava, içtiğimiz su, yediğimiz besin ve bedenimizin hücrelerinde dolaşan elementler bizi sürekli olarak kendimizden daha geniş bir maddi dünyaya bağlar.
Bu gerçek insanın kozmik konumunu daha açık hale getirir. İnsan yıldızlardan gelen maddeden oluşur ve yıldızların sahibi konumuna yerleşmez. Evrim ağacının bir dalıdır ve canlılığın efendisi rolü kazanmaz. Toplum içinde insanlaşır ve kendisini toplumsal ilişkilerin üzerinde mutlak birey olarak kuramaz.
Mikrokozmos sözü bu bağlamda insanın evrene hakimiyetini anlatmaktan çok evrenle kurduğu bağı ifade eder. İnsan bedeni dışarıdan besin ve enerji alır, çevreyle sürekli madde alışverişi yapar, başka canlılarla birlikte yaşar ve sosyal ilişkiler içinde zihinsel dünyasını geliştirir. İnsan kapalı bir varlık değildir. İlişkiler içinde oluşan açık bir süreçtir.
Biyolojik Doğumdan İnsanlaşmaya
İnsan yavrusu biyolojik olarak Homo sapiens türüne ait doğar. Dil, kültür, toplumsal hafıza, ahlak ve düşünsel dünya ise başka insanlarla kurulan ilişkiler içinde gelişir. İnsanlaşma doğum anında tamamlanan bir özellik olmaktan çok yaşam boyunca süren toplumsal bir oluş sürecidir.
İnsan soyunun fiziksel ve davranışsal özellikleri milyonlarca yıllık evrim boyunca farklı aşamalarda gelişti. Dik yürüme, ellerin serbestleşmesi, alet kullanımı, genişleyen öğrenme kapasitesi, uzun çocukluk dönemi, toplumsal iş birliği ve simgesel iletişim birbirini etkileyen süreçler oluşturdu. Evrim önceden çizilmiş hedefe ilerleyen bir merdiven yerine farklı çevresel koşulların, biyolojik değişimlerin ve davranış biçimlerinin iç içe geçtiği dallanan bir tarih yarattı.
Beynin gelişimi de bu ilişkinin içinde anlam kazanır. Daha güçlü öğrenme ve hafıza kapasitesi toplumsal ilişkilerin genişlemesine katkı sağladı. Genişleyen toplumsal yaşam ise öğrenme, iletişim ve davranış esnekliği üzerinde yeni seçilim baskıları oluşturdu. Biyolojik gelişim ile toplumsal yaşam birbirini etkileyen uzun bir süreç içinde ilerledi.
İnsan zihnini yalnızca kafatasının içine yerleştirmek bu tarihin önemli bir bölümünü görünmez hale getirir. Beyin düşünmenin biyolojik zeminidir. Düşüncenin içeriği ise dil, ilişki, hafıza, deneyim ve kültür içinde gelişir. Her çocuk insanlığın birikmiş anlam dünyasına başka insanların aracılığıyla katılır. Birey toplumun içinde oluşur.
El, Emek ve Beyin
İnsan dünyayı yalnızca gözlemleyerek insanlaşmadı. Dokundu, taşıdı, biçimlendirdi, üretti ve ürettikçe kendi yeteneklerini geliştirdi. El, alet, öğrenme ve beyin arasında kurulan uzun ilişki insanlaşmanın önemli yönlerinden birini oluşturdu.
Emek bu tarih içinde ücretli çalışmadan çok daha geniş bir anlam taşır. Besin toplamak, barınak oluşturmak, ateşi korumak, alet yapmak, çocuk büyütmek, hasta ve yaşlılara bakmak, bitkileri tanımak, bilgiyi aktarmak ve topluluğun gündelik yaşamını örgütlemek insan emeğinin uzun tarihine dahildir.
İnsan doğayla etkin ilişki içinde hem çevresini hem kendisini dönüştürdü. Alet yeni davranışlar yarattı, yeni davranışlar yeni öğrenme biçimleri oluşturdu, öğrenilen bilgi kuşaklar arasında aktarıldı. Emek böylece yalnızca nesne üretimi değil, insanın kendi yeteneklerini ve toplumsal bağlarını geliştirdiği yaratıcı süreç haline geldi.
Bu geniş emek anlayışı üretimi yaşamın bütünlüğü içinde yeniden düşünmeyi sağlar. İnsan yalnızca üreten varlık değildir. Paylaşır, bakım verir, yas tutar, oyun oynar, sever, anlatır, öğrenir ve anlam üretir. İnsanlaşma bu faaliyetlerin birlikte kurduğu yaşam içinde gerçekleşir.
Kapitalist Modernitede Emeğin Daralması
Kapitalist modernite emeği giderek ücret karşılığında satılan iş gücü üzerinden ölçtü. Üretimin toplumsal niteliği sermaye birikiminin ihtiyaçlarıyla yeniden düzenlendi. İnsan emeğinin değeri yaşamı ne ölçüde güçlendirdiğinden çok piyasada ne kadar gelir ürettiği üzerinden hesaplanmaya başladı.
Böylece emek toplum kuran yaratıcı faaliyet olmaktan uzaklaşıp ekonomik performans kategorisine sıkışabildi. İnsan kendi üretim sürecinin amacı üzerinde daha az söz sahibi olurken verimlilik, ücret, hız ve rekabet temel ölçüler haline geldi.
Demokratik toplum açısından emeğin özgürleşmesi mülkiyet biçiminin yanında üretimin amacını da dönüştürür. Ne üretildiği, kim için üretildiği, üretim kararına kimlerin katıldığı, doğanın hangi sınırlarının gözetildiği ve bakım emeğinin nasıl paylaşıldığı birlikte ele alınır.
İnsan emeği yaşamı büyüttüğü, toplumsal ihtiyaçları karşıladığı ve doğanın yenilenme kapasitesiyle uyum kurduğu ölçüde özgürleştirici nitelik kazanır.
Dil Toplumun Bireydeki Hafızasıdır
Dil yalnızca düşünceleri başkasına aktaran araç değildir. İnsan geçmişi dil aracılığıyla hatırlar, geleceği dil aracılığıyla tasarlar ve içinde yaşadığı dünyayı kavramlarla anlamlandırır. Her insan kendisinden önce var olan bir dilin içine doğar.
Bir sözcüğün içinde sayısız kuşağın deneyimi bulunur. Su, ateş, sevgi, ölüm, adalet, özgürlük ve yaşam dediğimizde yalnızca kişisel sesler üretmeyiz. Kuşaklar boyunca oluşmuş ortak anlam dünyasına katılırız.
Dil bu nedenle toplumun bireyin içindeki varlığı olarak düşünülebilir. İnsan zihni toplumsal hafızayı kelimeler, semboller, hikayeler ve kavramlar aracılığıyla taşır.
Alet yapma bilgisinin, doğaya ilişkin gözlemlerin, toplumsal kuralların ve yaşam deneyimlerinin aktarılması kültürel birikimin hızla büyümesini sağladı. Her kuşak insanlığın bilgisini sıfırdan kurmak yerine önceki kuşakların deneyimini devraldı, yeniden yorumladı ve geliştirdi.
Biyolojik evrim uzun zaman ölçeklerinde işlerken kültürel aktarım bilgiyi kuşaklar arasında çok daha hızlı taşıyabildi. İnsanlaşmanın özgünlüğü bu birikimli toplumsal hafızada büyük ölçüde belirginleşti.
Deha Anlatısından Ortak Bilgiye
İnsanlık tarihi çoğu zaman büyük kişilerin ve büyük buluşların hikayesi olarak anlatılır. Oysa en yaratıcı birey bile önceden oluşmuş dil, yöntem, teknik, matematik, alet ve kavram dünyasının içinde düşünür.
Bir bilimsel buluş tek bir insanın adıyla anılabilir ve o buluş sayısız kuşağın biriktirdiği bilgi üzerinde yükselir. Bir müzisyen kendinden önceki ses dünyasından, bir filozof önceki kavramlardan, bir mühendis uzun teknik birikimden yararlanır.
İnsan bilgisi bu açıdan derin biçimde toplumsaldır. Kitaplar, okullar, laboratuvarlar, diller, arşivler, sanat eserleri, teknik araçlar ve kurumlar zihnin dışına taşmış ortak hafıza biçimleridir.
Bireysel yaratıcılık bu ortak birikim içinde gelişir. Toplum bireyi silmez. Bireyin gelişebileceği kültürel zemini yaratır.
Kültür Doğanın Devam Eden Dönüşümüdür
Doğa ile kültür arasındaki ayrım düşünmeyi kolaylaştırabilir. İnsan yaşamında bu iki alan sürekli birbirine geçer. Konuşma biyolojik bir bedene dayanır ve hangi dilin konuşulacağını toplumsal çevre belirler. Açlık biyolojik ihtiyaçtır ve neyin yemek sayıldığı, nasıl hazırlandığı, kimlerle paylaşıldığı kültürel olarak biçimlenir. İnsan sevme kapasitesi taşır ve sevginin dili, sınırları ve ifade biçimleri toplumsal deneyim içinde gelişir.
İnsan bu nedenle yalnızca genlerinin ürünü olarak açıklanamaz. Kültür de biyolojik yaşamdan bağımsız ayrı dünya oluşturmaz. İnsan biyolojik ve kültürel gelişimin sürekli birbirini etkilediği canlı bir oluş sürecidir.
Özgürlük de bu ilişkisel yapı içinde anlam kazanır. İnsan bütün bağlarından kurtularak soyut bir varlığa dönüşmez. Özgürlük, insanı oluşturan ilişkileri bilinçli, eşit ve demokratik biçimde yeniden kurabilme gücüdür.
Toplumdan uzaklaşmak yerine tahakkümden arınmış toplumsallık insanın özgürleşme alanını genişletir.
Kadın ve İnsanlaşmanın Görünmeyen Tarihi
İnsanlaşma anlatıları uzun süre avcı, savaşçı ve alet üreten erkek figürü üzerinden kuruldu. Bakım, beslenme, doğum, çocukların yetiştirilmesi, bitki bilgisi, gündelik yaşamın örgütlenmesi ve toplumsal hafızanın aktarımı arka planda kaldı.
Oysa insan yavrusunun uzun çocukluk dönemi bakım ilişkilerini insanlaşmanın merkezine yerleştirir. Çocuk yalnızca besinle büyümez. Dil, güven, dokunma, oyun, davranış örnekleri ve kültürel bilgi yoluyla topluma katılır.
Bakım bu nedenle özel hayatın küçük faaliyeti olmaktan çok insan türünün devamlılığını sağlayan temel toplumsal üretimlerden biridir.
Kadınların tarihsel rolünü yalnızca annelik üzerinden tanımlamak da aynı ölçüde dar bir yaklaşım yaratır. Kadınlar bilgi, üretim, bakım, toplumsal bağ, kültür ve yaşamın örgütlenmesinde tarih boyunca aktif özneler oldular.
Erkek egemen uygarlık bu büyük toplumsal katkının önemli bölümünü görünmezleştirdi. Demokratik toplum yaklaşımı kadın özgürlüğünü bu nedenle temsil başlığına indirgemez. Kadının kendi bedeni, emeği, zamanı, bilgisi ve toplumsal kararlar üzerinde doğrudan söz sahibi olmasını demokratik yaşamın kurucu ölçülerinden biri haline getirir.
Kadın özgürleştikçe insanı tanımlayan üretim, bakım, yaşam ve toplumsallık kavramları da genişler.
İnsanlaşmanın Ahlaki Boyutu
İnsan çevresine uyum sağlayan canlı olmanın ötesinde kendi davranışlarını değerlendirebilir. Ne yaptığını, neden yaptığını ve başka türlü davranmanın mümkün olup olmadığını düşünebilir. Bu kapasite insan yaşamında ahlaki alanı oluşturur.
Ahlak yalnızca hazır kurallar listesi değildir. Topluluğun neyi adil, iyi, değerli ve yaşamı koruyucu gördüğüne ilişkin ortak ölçüleridir. Bu ölçüler tarih içinde oluşur, değişir ve yeni deneyimlerle yeniden değerlendirilir.
İnsan topluluklarının uzun yaşamında paylaşım, karşılıklılık, sorumluluk ve haksızlığı sınırlayan çeşitli kurallar ortak yaşamın sürmesine katkı sağladı. Ahlak böylece dışarıdan eklenen soyut öğreti yerine birlikte yaşamanın içinden doğan toplumsal deneyim olarak görülebilir.
İnsanlaşma yalnızca daha büyük beyin, daha iyi alet ve daha karmaşık dil üretme süreci değildir. Birlikte yaşamın ölçülerini oluşturma kapasitesinin gelişmesidir.
Politik Varlık Olarak İnsan
Politika ortak yaşamın nasıl düzenleneceği üzerine düşünme ve karar verme faaliyetidir. İnsan topluluk halinde yaşadığı anda suyun, besinin, emeğin, görevlerin ve ortak sorumlulukların nasıl paylaşılacağıyla karşılaşır.
Devletli uygarlık geliştikçe politik karar alma giderek ayrı yöneticilerin ve uzman kurumların işi haline geldi. Toplumun kendi karar kapasitesi temsil, bürokrasi ve merkezi yönetim içinde daralabildi.
Öcalan'ın ahlaki ve politik toplum kavramı bu tarihsel kapasiteyi yeniden topluma taşır. İnsan yalnızca yönetilen, çalışan veya tüketen birey olarak ele alınmaz. Ortak yaşamın değerlerini oluşturabilen ve bu yaşam hakkında karar verebilen özne haline gelir.
Demokrasi bu açıdan seçim işleminin ötesinde toplumsal bir yaşam biçimidir. İnsanların yaşadıkları yer, üretim, bakım, eğitim, ekonomi ve ekoloji hakkında bilgi edinmesi, tartışması ve karar alması demokratik toplumun temelidir.
Demokratik Toplum İnsanlaşmanın Devamıdır
İnsanlaşma ortak sorunları birlikte çözme kapasitesi içinde gelişti. Besinin paylaşılması, çocukların korunması, bilginin aktarılması ve tehlikeye karşı iş birliği toplumsal yaşamın çok eski öğeleridir.
Demokratik toplum bu uzun tarihsel kapasiteyi çağdaş bilinç ve kurumlarla geliştirme arayışıdır. Toplumun kendi sorunlarını düşünmesi, kendi kararını üretmesi ve kararın sorumluluğunu taşıması insanlaşmanın politik boyutunu genişletir.
Demokratik konfederalizm bu doğrultuda karar gücünü tek merkezde yoğunlaştırmak yerine farklı toplumsal alanlara yayar. Mahalle, köy, kent, kadın örgütlenmesi, emek yapısı, ekoloji hareketi ve kültürel topluluk kendi yaşam alanında siyasal özne olabilir. Daha geniş sorunlar farklı yapıların koordinasyonuyla ele alınabilir.
Böyle bir düzen geçmiş toplulukların aynen yeniden kurulmasını hedeflemez. İnsanlığın uzun tarihindeki ortaklaşma ve öz yönetim kapasitesini bugünün bilimsel bilgisi, teknolojisi, kadın özgürlüğü, bireysel hakları ve toplumsal çoğulluğuyla birleştirir.
Biyolojik zorunluluk olarak başlayan toplumsallık böylece bilinçli demokratik kuruluşa dönüşür.
Kapitalist Modernitenin Parçalanmış İnsanı
İnsan kozmik, biyolojik ve toplumsal ilişkilerin kesişiminde oluşurken kapitalist modernite onu farklı ekonomik ve yönetsel kategorilere ayırır. İş yerinde çalışan, piyasada tüketici, devlet karşısında yurttaş, dijital platformda veri ve reklam dünyasında hedef kitle haline gelir.
Bu kategoriler insan yaşamının belirli yönlerini ifade eder ve insanın bütünlüğünü tek başına taşımaz. Yaşam farklı kurumların ayrı alanlarına bölündükçe insan kendi üretimi, zamanı, tüketimi ve yaşadığı çevre üzerindeki ilişkileri bir bütün olarak görmekte zorlanabilir.
Demokratik toplum insanın parçalanmış deneyimini yeniden ilişkilendirmeye yönelir. Ekonomi ahlak ve ekolojiyle, siyaset gündelik yaşamla, birey toplumla, insan doğayla yeniden bağlantı kurar.
Bütünlük burada tek biçimlilik anlamına gelmez. İnsan aynı anda belirli bir halkın, kültürün, cinsiyetin, mesleğin, toplumun, insanlığın ve canlı yaşamın parçasıdır. Bu aidiyetler birbirlerini yok etmek yerine insan varlığının farklı katmanlarını oluşturur.
İnsan Sürekli Oluşan Bir Varlıktır
İnsanın belirleyici özelliklerinden biri gelişmeye açık olmasıdır. Biyolojik evrim büyük bir öğrenme ve davranış esnekliği yarattı. Toplum bu imkanların hangi yönde gelişeceğini güçlü biçimde etkiler.
Dil dayanışmayı da düşmanlığı da taşıyabilir. Teknik bilgi yaşamı kolaylaştırabilir veya yıkıcı güçlere dönüşebilir. Toplumsal örgütlenme özgür katılımı geliştirebilir veya hiyerarşiyi büyütebilir.
Bu nedenle her toplum aynı zamanda belirli insan davranışlarını teşvik eden ilişkiler üretir. Rekabetin ödüllendirildiği düzen rekabetçi davranışları büyütür. İtaatin sürekli teşvik edildiği kurumlar itaat alışkanlığını güçlendirir. Dayanışmanın değer gördüğü topluluklar ortak sorumluluk kapasitesini geliştirir.
Demokratik toplum insanı hazır kalıba yerleştirmek yerine insanların kendi yaşamları üzerinde düşünme, karar alma ve birbirlerinden öğrenme imkanlarını genişletir.
Özgürlük kusursuz insan varsayımına dayanmaz. Farklılıklar, çıkar çatışmaları ve hatalar içinde birlikte yaşamı demokratik yollarla kurma kapasitesidir.
Kozmik Geçmişten Ekolojik Sorumluluğa
İnsan bedeninin maddesi kozmik geçmişten gelir, biyolojik yaşamı Dünya'nın ekolojik süreçleri içinde devam eder. Bu tarih doğayla ilişkimizin ahlaki boyutunu da değiştirir.
Toprak yalnızca üretim alanı, nehir yalnızca su kaynağı, orman yalnızca kereste rezervi olarak görüldüğünde yaşam ağının büyük bölümü ekonomik hesap dışında kalır. İnsan doğanın ilişkileri içinde yaşayan bir canlı olarak düşünüldüğünde üretim ve tüketimin ölçüsü de değişir.
Ekolojik toplum insanın ihtiyaçlarını doğanın yenilenme kapasitesiyle birlikte ele alır. Tarım, enerji, kentleşme, sanayi ve tüketim yaşamın uzun süreli devamlılığı üzerinden yeniden değerlendirilir.
İnsanın kozmik kökenini bilmek ona üstünlük duygusu kazandırmak yerine daha geniş bir sorumluluk alanı açar. Yıldız maddesinden oluşan insan, yaşamın ortaya çıkabildiği ender koşullara sahip gezegende kendi etkisini anlayabilen bir canlıdır.
Bu bilgi egemenlikten çok sorumluluk üretir.
Öcalan'ın Açtığı Alanda İnsanlaşma
Öcalan'ın demokratik toplum düşüncesi insanı toplumdan ayrılmış birey yerine ahlaki ve politik ilişkiler içinde oluşan varlık olarak ele alır. Bu yaklaşım kozmik ve biyolojik tarihin üzerine toplumsal tarihin etkin rolünü yerleştirir.
İnsan biyolojik kapasiteyle dünyaya gelir. Dil, kültür, ahlak ve politika içinde toplumsal özneye dönüşür. Toplum da devlet kurumlarının çevresinde pasif nüfus olarak kalmak yerine kendi bilgisini, değerlerini ve karar mekanizmalarını üreten tarihsel yapı haline gelir.
Doğal toplum, demokratik uygarlık, demokratik ulus ve demokratik konfederalizm kavramları bu uzun insanlaşma tarihini farklı yönlerden okumaya imkan verir. Buradaki güçlü çizgi insanın ortak yaşam kapasitesinin tarih boyunca farklı biçimlerde varlığını korumasıdır.
Demokratik toplum bu kapasiteyi bilinçli ve çağdaş kurumlarla yeniden örgütler. Kadının özgür iradesi, ekolojik sorumluluk, ortak ekonomi, kültürel çoğulluk ve yerel siyasal katılım insanlaşmanın günümüzdeki demokratik biçimleri haline gelir.
Mikrokozmosun Yeni Anlamı
İnsan için mikrokozmos sözü bugün yeniden yorumlanabilir. İnsan evrenin küçük kopyası değildir. Evrenin tarihi bedeninde, yaşamın tarihi biyolojisinde, toplumun tarihi dilinde ve kültüründe taşınır.
Bedenimizde yıldızların maddesi, genlerimizde yaşamın uzun geçmişi, konuştuğumuz dilde kuşakların hafızası ve davranışlarımızda içinde yaşadığımız toplumun izleri bulunur.
Bu katmanların ilişkisi insanı oluşturur.
İnsan yalnızca kozmik madde olarak ele alındığında bilinç ve toplumsal tarih görünmezleşir. Yalnızca biyolojik canlı olarak ele alındığında kültür ve ahlak eksik kalır. Yalnızca kültürel varlık olarak ele alındığında bedenin, doğanın ve maddi yaşamın belirleyiciliği kaybolur.
İnsan bu tarihlerin birbirine bağlandığı canlı oluş sürecidir.
Kozmik Maddeden Demokratik Topluma
İnsanlığın uzun yolculuğu yıldızlarda oluşan elementlerden yaşamın kimyasına, tek hücreli canlılardan karmaşık organizmalara, primat topluluklarından Homo sapiens'e, ortak yaşamdan dile, kültüre ve ahlaki politik topluma uzanan çok katmanlı bir tarihtir.
Bu tarih insanı evrenin merkezine yerleştirmez. Onu ilişkilerin içine yerleştirir.
İnsan doğaya bağlandıkça maddi kökenini, topluma bağlandıkça kültürel varlığını, geçmiş kuşaklara bağlandıkça hafızasını, gelecek kuşaklara bağlandıkça sorumluluğunu kavrar.
Demokratik toplum insanlaşmanın bu uzun tarihini geleceğe taşıyan bilinçli bir eşik olarak düşünülebilir. İnsanlığın ortak yaşam, bakım, paylaşma, düşünme ve birlikte karar verme yeteneğini yeni kurumlarla geliştirir.
İnsanın büyüklüğü evrenin merkezinde bulunmasından gelmez.
Kendisini oluşturan ilişkileri anlayabilmesinden ve bu ilişkileri daha özgür, daha eşit ve daha yaşanabilir biçimde yeniden kurabilmesinden gelir.
Mikrokozmos sözü böyle okunduğunda insanın hükmetme hakkını değil, yaşama karşı sorumluluğunu anlatır.
Kozmik maddeden doğan yaşam, toplumsal ilişki içinde insanlaşmış ve şimdi kendi ortak geleceğini bilinçli biçimde kurabilecek bir eşiğe ulaşmıştır.
Yorumlar
Yorum Gönder
Eleştiri ve tartışmaya açığım. Hakaret, tehdit, ayrımcılık ve reklam içeren yorumlar yayımlanmaz.