Göğe Yükselen Binalar, Parçalanan Hayatlar

 

Göğe Yükselen Binalar, Parçalanan Hayatlar

Kentlerin siluetini dolduran çok katlı yapılar uzun zamandır gelişmenin simgesi olarak sunuluyor. Ancak binaların yükselmesi, hayatın da geliştiği anlamına gelmiyor. Kent yukarı doğru büyürken insanın dünyası küçülüyor; insanlar aynı binada birbirine birkaç metre uzaklıkta yaşarken toplumsal olarak birbirinden kopuyor. Dikey mimari yalnızca bir yapı biçimi değildir. İnsanın doğayla, sokakla, komşuyla ve kendi bedeniyle kurduğu ilişkiyi yeniden düzenleyen bir yaşam modelidir.

İnsanın Topraktan Koparılması

İnsanlık tarihinin büyük bölümü toprağa yakın yaşam alanlarında geçti. İnsan mevsimleri ağaçtan, kuştan, yağmurdan ve toprağın kokusundan öğrendi. Ev ile sokak arasında keskin bir kopuş yoktu; bahçe, avlu, kapı önü ve sokak gündelik hayatın devamıydı. Yüksek katlı yapılarda ise insanla toprak arasına beton katları, asansörler, kapalı otoparklar ve güvenlik kapıları giriyor. Yağmur camın arkasından izlenen bir görüntüye, ağaç sitenin peyzaj unsuruna, toprak balkondaki saksıya dönüşüyor. İnsan doğanın içinde yaşamıyor; onu uzaktan seyrediyor. Üstelik önce yok edilen doğanın manzarası daha sonra “doğa manzaralı konut” adıyla pahalı bir ayrıcalık olarak satılıyor.

Mahalleden Siteye, Komşuluktan Yalnızlığa

Mahalle yalnızca evlerin yan yana bulunduğu bir yer değildir. Bakkalın, pazarın, parkın, kapı önünün ve sokağın birbirine bağladığı toplumsal bir ilişkiler ağıdır. Çocukların birçok yetişkinin gözü önünde büyüdüğü, yaşlıların görünmez olmadığı, insanların birbirlerinin hayatından haberdar olduğu bir ortaklık biçimidir. Dikey yapılaşmayla mahalle yerini siteye bırakıyor. Sokağın yerini otopark, komşuluğun yerini apartman yönetimi, dayanışmanın yerini aidat sistemi alıyor. Aynı binada yıllarca yaşayan insanlar birbirlerinin adını bilmiyor; karşılaşmalar birkaç saniyelik asansör yolculuklarına sıkışıyor.

Mahallede güven tanışıklık ve karşılıklı sorumlulukla kurulurken kapalı sitelerde kameralar, kartlı geçişler ve özel güvenlik görevlileri üzerinden sağlanmaya çalışılıyor. Bu sistem insanın insana duyduğu güveni artırmıyor; dışarıdaki herkesi potansiyel tehlike gibi gösteriyor. Kent ortak yaşam alanı olmaktan çıkıyor, birbirinden duvarlarla ayrılmış gelir adalarına bölünüyor. Fiziksel yakınlık artarken toplumsal mesafe büyüyor.

Çocukların Sokağı, Yaşlıların Hayatı

Dikey kentleşmenin en ağır sonuçlarını çocuklar, yaşlılar ve engelliler yaşıyor. Çocuk için sokak yalnızca oyun alanı değildir; özgürleşmenin, arkadaşlık kurmanın, çatışmayı ve dayanışmayı öğrenmenin okuludur. Yüksek katlarda yaşayan çocuk ile sokak arasına asansör, trafik, güvenlik kapısı ve ebeveyn kaygısı giriyor. Çocuk kendi oyununu kurmak yerine belirlenmiş alanlara ve ekranlara yöneliyor. Toprakla, böcekle, ağaçla ve yağmurla temas etmeyen çocuk doğayı deneyimleyemiyor. Doğayla bağ kurmayan bir kuşaktan onu korumasını beklemek de giderek zorlaşıyor.

Yaşlı ve engelli insanlar için asansörün bulunması tek başına erişilebilirlik anlamına gelmez. Elektrik kesildiğinde, depremde, yangında veya teknik bir arızada yüksek katlar kolaylıkla kapana dönüşebilir. Mahallede kapı önünde oturup hayata katılan yaşlı insan, yüksek katta balkondan aşağı bakmakla yetinir. Komşuluk bağları da zayıfsa günlerce evden çıkmayan bir insanın yokluğu fark edilmeyebilir. Erişilebilirlik yalnızca binaya girebilmek değil, kentin tamamına bağımsız biçimde katılabilmektir.

Rantın Mimarisi

Çok katlı yapılaşmanın arkasında çoğu zaman yalnızca konut ihtiyacı değil, arsa rantı bulunuyor. Aynı arsaya daha fazla daire sığdırmak daha fazla satış ve daha fazla kar demektir. Bu nedenle eski mahalleler “dönüşüm alanı” ilan edilerek boşaltılıyor; orada yaşayan insanlar kentin dışına sürülüyor, yerlerine yüksek fiyatlı konutlar yapılıyor. Binalar yenilenirken toplumsal doku parçalanıyor. Depreme dayanıklı konut yaşamsal bir ihtiyaçtır, ancak güvenli yapı üretmekle insanları mahallelerinden uzaklaştırmak aynı şey değildir.

Dikey mimarinin ekolojik bedeli de yalnızca betonla sınırlı değildir. Çimento, çelik ve cam üretimi yüksek enerji tüketir; asansörler, su pompaları, havalandırma ve klima sistemleri sürekli enerjiye ihtiyaç duyar. Toprağın betonla kaplanması yağmur suyunun emilmesini engeller, ağaçların azalması kenti daha sıcak hale getirir. Önce ağaç kesilir, sonra klima satılır. Toprak betonlanır, ardından su tahliye sistemi kurulur. Mahalle dağıtılır, yerine ücretli sosyal tesis yapılır. Kapitalist kent önce ortak ve ücretsiz yaşam imkanlarını yok eder, sonra onların eksik benzerlerini hizmet olarak insanlara geri satar.

Başka Bir Kent Mümkün

Sorun yalnızca binaların yüksekliği değildir. Plansız biçimde yayılan, otomobile bağımlı az katlı kentler de tarım alanlarını ve ormanları yok edebilir. Asıl mesele kentin kimin için ve hangi ihtiyaçlara göre kurulduğudur. İnsan ölçeğinde, orta katlı, yürünebilir, toplu ulaşıma dayalı, çocukların güvenle oynayabildiği, yaşlıların ve engellilerin hayata katılabildiği mahalleler mümkündür. Kentin gelişmişliği gökdelenlerin yüksekliğiyle değil; insanların toprağa, doğaya ve birbirine ne kadar yakın yaşayabildiğiyle ölçülmelidir.

İnsan yalnızca dört duvara ihtiyaç duymaz. Gökyüzüne, toprağa, ağaca, sokağa, komşuluğa ve ortak hafızaya da ihtiyaç duyar. Dikey mimarinin asıl sorunu insanı yüksek katlara çıkarması değil; ev ile sokağı, çocuk ile oyunu, yaşlı ile toplumu, insan ile doğayı birbirinden ayırmasıdır. Göğe yükselen her bina ilerleme değildir. Bazen yükselen beton, küçülen ve parçalanan bir hayatın üzerini örter.

 

Yorumlar

Popüler Yayınlar